Eczaneler

ECZANELER İLETİŞİM



ÇAĞLAYAN ECZANE
------İLETİŞİM -----
TEL: 0344 351 2515
FAX: 0344 351 2515
GSM:0536 377 0836
********






DEVA ECZANESİ
----- İLETİŞİM -----
TEL: 0344 351 2204
FAX: O344 351 2204
GSM: 0533 543 2362
********

Aşık Ali Yaralandım

Üzeyir Kızılseki

ÜZEYİR KIZILSEKİ

DENEMEDİR

Yazarlar

Aşık Alinin Dilinden Cerit

Serdar Yakar | Aşık Ali Ataş | Friday, 7 February 2014

       ÂŞIK ALİ’NİN DİLİNDEN Ç.CERİT        Cerit… Oğuz’un cesur, kahraman ve yürekli evladı,  Cesaretin ve yiğitliğin bir değer olduğu zamanların insanı… Politikanın, hilebazlığın, zulmün ve zalimliğin bir kenara...

Devamini oku

At İzi İt İzine Karıştı ve.

Vatandaş İlyas | Aşık Ali Ataş | Wednesday, 13 November 2013

       AT İZİ İT İZİNE KARIŞTI     Recep, Şaban, derken 29 Mart yerel seçimleri geldi çattı. Seçimle ilgili konuyu biraz geri alırsak yani beş yıl öncesine belki yazının...

Devamini oku

Önce Çağlayancerit

Mehmet Bahçe yazıları | Aşık Ali Ataş | Sunday, 7 April 2013

News image

        Önce Çağlayancerit       Yeni bir seçim sathı mahalline girmiş bulunuyoruz. Bu bir mahalli seçimdir. Bu seçimde ilçemizi bayındır hale getirecek belediye başkan ve encümen üyelerini seçeceğiz....

Devamini oku

MECNUNLAR

Mecnunlar Resim | Aşık Ali Ataş | Monday, 21 January 2013

RESİM GALERİ geri Lütfen resim seç 1 Tola 2 Cevdet 3 Durmuş 4 Ejder 5 Kerem Salman 6 Zeki Mustafa 7 Takavıt 8 Şerif 9 Fadime 1 10 Gülay...

Devamini oku

Ç.Cerit ceviznin tanıtımı

Mehmet Bahçe yazıları | Aşık Ali Ataş | Tuesday, 2 November 2010

Çağlayancerit Cevizinin Tanıtımında Ceviz Festivali ve İnternet Sitelerinin Önemi       Çağlayancerit cevizimizi tanıtmak ve dolayısı ile ilçemizi tanıtmak adına düzenlenenCeviz Festivali Yurt çapında önemli yankı uyandırmıştır. Festivalle birlikte internet sitelerimiz de...

Devamini oku

More in: Salim ulu nun kaleminden, Salim ulu nun kaleminden, Salim ulu nun kaleminden, Salim ulu nun kaleminden, Mehmet Bahçe yazıları, Aşık Ali Ataş, Serdar Yakar, Mecnunlar Resim, Vatandaş İlyas, Mustafa Zincirkıran, Selçuk Silsüpür

100%
-
+
10
Show options
Yazarlar
Aşık Alinin Dilinden Cerit
       ÂŞIK ALİ’NİN DİLİNDEN Ç.CERİT        Cerit… Oğuz’un cesur, kahraman ve yürekli evladı,  Cesaretin ve yiğitliğin bir değer olduğu zamanların insanı… Politikanın, hilebazlığın, zulmün ve zalimliğin bir kenara savurup attığı ceddim, atam… Ve Cerit’in harman olduğu Çağlayancerit, baba yurdum… Tâ Orta Asya’dan bu yana içinden ölümsüz ozanlar çıkartan Cerit’in son dönem ozanlarından Âşık Ali Ataş. O, sazı ve de sözü ile Cerit’in ve de Çağlayanceritlinin acılarını, dertlerini dile getirir hep                            ----------------------------------... Devam.....
At İzi İt İzine Karıştı ve.
       AT İZİ İT İZİNE KARIŞTI     Recep, Şaban, derken 29 Mart yerel seçimleri geldi çattı. Seçimle ilgili konuyu biraz geri alırsak yani beş yıl öncesine belki yazının başlığını anlarız herhalde. Evet, bundan tam beş yıl önce ak parti sekiz aday adayını allayıp pullayıp bir çuvala doldurdu ve beklemeye başlamıştı. Günler geçti bir sürü laflar söylendi alan aldı veren verdi ve sonuç yedi adayın hüsranı, bir adayında başarısıyla sonuçlandı. Bu aday tabiki herkesinde bildiği gibi K.mehmet yıldızlı oldu. ortam biraz olsun curcunaya dönüşse, de ak partinin, de desteğiyle K.mehmet YILDIZLI seçim çalışmalarına başladı. Bilirsiniz çağlayanceritte seçim nasıl olur. Kiminin gazı kimiin tüpü kiminin, hapı biter. Bunlara rağmen seçim bitti ve K.Mehmet YILDIZL, I ipi göğüsledi.Kimilerine göre beş yıl... Devam.....
Önce Çağlayancerit
        Önce Çağlayancerit       Yeni bir seçim sathı mahalline girmiş bulunuyoruz. Bu bir mahalli seçimdir. Bu seçimde ilçemizi bayındır hale getirecek belediye başkan ve encümen üyelerini seçeceğiz. Seçme tercihimizde elbette bir çok kriterimiz olacak. Kimimiz siyasi ve ideolojik, kimimiz adaya yakınlık ve sevgi, kimimiz şahsi menfaatlerimiz için tercih yapacağız. Her ne olursa olsun birinci tercihimiz Çağlayancerit olmalıdır. Bütün maddi ve hissi tercihlerimizden sıyrılıp mantık çerçevesinde tercihimizi yapmalıyız. Önce Çağlayancerit. Çünkü Çağlayancerit'e yapılacak bir hizmet hepimize yansıyacaktır. Seçeceğimiz insan burada parti tercihimizden önde olmalıdır.          Bu bağlamda Çağlayancerit'in 28 yıllık ilçe serüveninde... Devam.....
MECNUNLAR
RESİM GALERİ geri Lütfen resim seç 1 Tola 2 Cevdet 3 Durmuş 4 Ejder 5 Kerem Salman 6 Zeki Mustafa 7 Takavıt 8 Şerif 9 Fadime 1 10 Gülay 11 Fadime 2 12 Sema 13 Elif 14 Hatice 15 Dursun 16 Mehmet 17 Şaban 18 Çete 19 Bahar 20 Duran 21 Cuma 22 Küçük Ceritli 23 Ebili 24 Sezer Diğer resim galeriye gitmek için tıkla Devam.....
Ç.Cerit ceviznin tanıtımı
Çağlayancerit Cevizinin Tanıtımında Ceviz Festivali ve İnternet Sitelerinin Önemi       Çağlayancerit cevizimizi tanıtmak ve dolayısı ile ilçemizi tanıtmak adına düzenlenenCeviz Festivali Yurt çapında önemli yankı uyandırmıştır. Festivalle birlikte internet sitelerimiz de bu konuda önemli rol oynamaktadır. Yurdun çeşitli yerlerinden mail ve telefonlar gelmekte ve bizden cevizle ilgili bilgi yanında ceviz fidanı istenmektedir. Kimileri de Çağlayancerit Cevizini nereden ve nasıl temin edeceklerini sormaktadırlar. İlgi büyüktür.Ayrıca festivalde dağıtılan broşürlerönemli bir işlev görmektedir. Bu durum bir Çağlayanceritli olarak bizleri mutlu etmektedir.        Her zaman söylediğimiz gibi, ilçemiz ve cevizimizin tanıtımında düzenlenen festival ve etkinlikler önemlidir. Hem halkımız eğlenirken, hem de... Devam.....
M.ZİNCİRKIRAN KİMDİR
                 {mosimage}Mustafa zincirkıran kimdir? 10 Şubat 1956 yılında Adana’nın Ceyhan ilçesine bağlı yeşil bahçe köyünde fakir bir ailenin son çocuğu olarak dünyaya gelmişim. Okuma yazma bilmeyen ama yetiştiği aile çevresinin etkisiyle çok pratik hesaplar yapabilen, meşhur halk hikaye ve şiirlerden dinlediklerinin büyük bir kısmını son yaşlarında bile ezberinde tutan, bir anne ile okula gidememenin ezikliğini hiç üzerinden atamayan ve bu sebeple de okula giden arkadaşlarından öğrenebildiği kadar okuma yazma bilen bir babanın terbiyesiyle büyüdüm. İlkokulu köyde, bir yıl aradan sonra başlayarak ortaokulu Ceyhan’da, liseyi de Adana Yapı sanat okulunda okuyarak bitirdim. Konya Selçuk Eğitim Enstitüsü fen bölümünden 1980 yılında mezun oldum. 12 Eylül ihtilalından sonra iki yıl tayin bekleyip... Devam.....
Tuz koktu zorkun deresi koksa ne olur
     Tuz Koktu, Zorkun Deresi Koksa Ne Olur       Çağlayancerit daha köyken,  Zorkun deresi bu günkü halinden fiziki olarak daha doğaldı. Dağlardan gelen sel suları tabi bir mecra oluşturmuştu. Eskiden insanlar bu tabi olaylara fazlaca müdahale edemiyorlardı. Bu gün olduğu gibi derenin iki kenarına taş duvar yapamamışlardı. Ama derenin kenarına bir sürü ev yapmışlardı. Bu evler o kadar dere kenarına yakın ki; evlerin duvarı derenin bir kenarı gibidir. Tabi bu derenin kenarına yerleşmenin en önemli sebebi, dere kenarında bulunan Büyük Pınar olsa gerektir. Bu pınarın hemen üstünde Pınarbaşı Cami inşa edilmiş. İkiyüz metre aşağısında ise Hafız Ahmet Camii vardır. İnsanların abdest ihtiyaçları içinse bu dereye akan umumi helalar  yapılmış. Bu helalardan akan pislikler direk dere yatağına verilmiş. Eskiden bu derenin suyu hiç kesilmezken pisliklerin... Devam.....
Rüya görmek için uyumak lazım
Rüya Görmek İçin UyumalısınızGeçici ölüm denilen uykuda görülen garip hallere rüya diyoruz.Niçin ve ne surette rüya görüyoruz? Bu bir fenomendir. İlk insan'ın yaratılışından bu güne kadar filozoflar, bilim adamları çeşitli şekillerde açıklamışlar, düşünmüşler, fakat rüyayı kesin bir şekilde belirleyememişlerdir. Ancak şu kadarını bilmemizde fayda vardır ki rüya, büyük ve soyut bir dünyadır. "Niçin küçülüyor eşya uzakta?Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?Zamanın raksı ne, bir yuvarlakta?Sonum varmış, onu öğrensem asıl? Peki ya hayal? İnsanın en kolay yapabildiği ve en çok kurduğu bilinç altı düşüncedir. Rüya görmek için uyumalısınız. Hayal kurmak için uyanık olmalısınız? Hayalle rüya arasında soyut bir benzerlik vardır. Hayal... Devam.....
Ç.CERİT HATIRALARI 1.
            Çağlayancerit hatıraları (1)       Bolu’nun Mengen ilçesinde lisede müdür yardımcısı olarak görev yapıyorum. Yıl 1987 ve bakanlık rotasyon uygulama kararı almış olduğundan ben de aynı konumda olan diğer arkadaşlar gibi içlerinde Kahramanmaraş’ın da olduğu üç il tercih ettim.        O yıllarda branş öğretmenlerinin ataması bakanlık tarafından ve nokta tayin olarak yapılıyor. Rotasyoncu öğretmenler olarak birkaç kişiyiz ve tayin sonucunda nereye düşeceğimizi merakla bekliyoruz. Okulumuzdaki fransızca öğretmenimizin bakanlıkta tanıdığı varmış ve el altından benim tayin yerimi öğrenince hemen gelip söyledi. Yeni görev yerim Kahramanmaraş merkez Çağlayancerit ortaokulu. Merkeze tayin oldum müjdesini veren hoca hanıma baklava hediye ettim. Çünkü bir hayır sahibi... Devam.....
Ç.CERİT HATIRALARI 2.
        Çağlayancerit Hatıraları (2)          İlk defa geldiğim Maraş’ta, Şeyhadil caddesindeki şimdiki platin sitelerinin yerinde olan Kıbrıs garajını buldum ve bindiğimiz meşhur Motur Hasan’ın kullandığı 50NC köy aracıyla yolculuğa başladık.          Pazarcığa vardığımızda, geliyoruz diyen şoförlerin durumunu bilen yolcular durumu biliyorlarmış ki aşağıya indiler ve yarım saatlik mecburi moladan sonra yola devam ettik. Gölbaşı’na varmadan stabilize yolumuza dönerek koyu sohbetin yapıldığı yolculuğumuza devam ediyorken karşılaştığımız her köyün Çağlayancerit mi olduğunu soruyor ve daha gelmediğimizi öğreniyorum. Daha sonraki yıllarda görev yapan Balıkesirli öğretmen Veysel Bey vardı. Garibimin kararnamesinde Çağlayancerit merkez Fatih İlköğretim Okulu yazdığı için o da... Devam.....
ANASAYFA arrow YAZARLAR arrow Selçuk Silsüpür arrow Selçuk silsüpür bölüm 1
Selçuk silsüpür bölüm 1

ImageBİR TÜRKMEN OYMAĞININ TARİHİ “CERİDLER”

     Selçuk Silsüpür:

     1 Nisan 2010

Ceridler, Anadolu’ya gelen 7320 Türkmen oymağından sadece birisidir. Cerid kelimesinin anlamına gelince ; “Canlı, eli çabuk ve becerikli” anlamında çıkmış olabilir. Ceridler arasında binicilik ayrı bir yer tutar. Cerid adının Cirit’ten geldiği de bazı yazılı kaynaklarda yer almaktadır. Ceridler, Oğuzların Bozok kolundan, Yıldızhan oğullarından Beydili Boyuna bağlı çok geniş bir oymaktır. Hazar Denizi kenarında yaşadıkları MANGIŞLAK Yarımadası’ndan Horasan ve Harezm bölgesine geçen Ceridler mensubu bulunduğu Beydili Boyu ile birlikte hareket ediyordu. Moğolların Harzemşahlar Devletini yıkmasıyla huzursuz olan CERİDLER yeni yurt ve otlak derdine düştüler. Cerid oymağının Anadolu’ya gelişi Anadolu Selçuklu Devleti’nin son dönemine rastlamaktadır. Beydili Boyu ile birlikte hareket ederek Anadolu’ya gelen Ceridler ilk olarak Orta Anadolu’ya yerleştikleri tahmin edilmektedir. Fakat Anadolu Selçuklularının Moğollara yenilmesiyle Orta Anadolu bölgesine Moğollar (Kara Tatarlar) yerleşmeye başladılar. Ceridler Moğol baskısından kaçan diğer Türkmen oymaklarıyla beraber Türk Memluk Devletine sığındılar.

Ceridler yine bu bölgede mensubu olduğu Beydili boyu ile hareket ediyordu. 1337 yılında Bayat boyuna mensup Karaca Bey’e destek veren Bozoklu Türkmenler, Elbistan’da DULKADİROĞLU BEYLİĞİ’ ni kurdular. Dulkadiroğlu Beyliğinin içinde 1526 yılında Cerid Oymağının 56 Cemaate sahip olduğunu görüyoruz. Ceridlerin büyük kısmı Dulkadir Beyliği içerisinde Maraş-Elbistan civarında yaşarken bir koluna mensup Sultan Hacılı (Silsüpür Ceridleri) ana kütleden koparak, Diyarbakır bölgesindeki Bozulus’la birlikte yaşamaya başladılar. (XVI. yüzyıl) Ceridler Dulkadir elinin diğer boyları gibi Amik ovasında, Halep ve Çukurova’da kışlıyorlardı. Yazın ise Göksun, Binboğa, Nurhak dağı, Engizek, Cerid ve Berid yaylalarına veya Sivas-Uzunyayla’ ya giderlerdi. Ceridler asırlarca özgür bir şekilde yaşadılar.

Bozulus içerisinde yaşayan Sultan Hacılı Ceridleri, 16 yüzyıl sonlarında çok güçlenerek “SİLSÜPÜR CERİDLERİ” olarak anılmaya başladılar ve Bozulus’tan koparak 1613 yılında Ankara (Keskin), Kırşehir, Çorum ve Yozgat civarına gelerek yerleştiler. 17.y.y başlarında Silsüpür Ceridlerinden 2000 çadır halkının İran’a gittiğini ve Oymakbaşı Halil Bey’e İran Şah’ı I.Abbas tarafından “Sultanlık” unvanı verildiğini Safavi kaynaklarından öğreniyoruz. Silsüpür Ceridlerinin büyük kısmı İran’dan Anadolu’ya dönmüşlerdir.

1692 yılında ise Ceridler dâhil Beydili Boyu’nun 40 oymağının Suriye-Rakka bölgesine mecburi iskânı için ferman çıkarıldığını biliyoruz. Osmanlı yönetimi bölgeye Türkmen nüfusu takviyesi yaparak, çapulcu Arap ve Kürt Aşiretlerini kontrol altına almayı hedeflemiştir. 1692 yılından itibaren Ceridlerin yaklaşık 100 yıl Rakka’da kaldıklarını ve Araplarla sürekli harp ettiklerini sözlü ve yazılı edebiyatlarından öğreniyoruz.

Rakka’dan tekrar Anadolu’ya göç eden Ceridler, Maraş, Antep, Adana, Kırşehir ve Keskin bölgelerine yerleştiler. Yine Amik ovasında, Çukurova’da kışlıyorlar, yazları ise Maraş’ın yaylaları ile Sivas-Uzunyayla’ya çıkıyorlardı. Rakka’dan Anadolu’ya Silsüpüroğlu Fettah Bey emrinde gelen Silsüpür Ceridlerinin bir kısmı Adana-Ceyhan’a yerleşmiş, oymağın yarısı da Ankara-Keskin, Kırşehir bölgesine yerleşmişlerdir.

Osmanlı Devleti, Konar-göçer aşiretleri yerleşik hayata geçirerek Anadolu’yu düzene sokmaya karar vermiştir. Böylece Maraş-Elbistan bölgesine Ceridlerin bir kısmı yerleştirilmiştir. Bugün Kahramanmaraş iline bağlı Çağlayancerit ilçesi ve çevresinde birçok Cerid yerleşik hayata geçmiştir. Ceridler Maraş bölgesinde yaşarken Kırım Harbi çıkmış Cerid oymaklarından birisinin Kethüdası olan KARA FATMA Hatun, 300 Cerid yiğidiyle beraber Kırım Savaşına bizzat katılıp savaşmıştır. 1865 yılında Fırka-i İslâhiye Çukurova’da görüldü. Ceridler dâhil diğer oymaklara yaşadıkları yaylak ve kışlaklardan birisini seçip yerleşik hayata geçmeleri istendi. Ceridlerin büyük kısmı Adana-Ceyhan ve civarına yerleşmeye karar verdiler. Bu gün Ceyhan ve 14 köyü olmak üzere yörede yoğun bir Cerid nüfusu mevcuttur. Ayrıca Faruk Sümer ve Yusuf Halaçoğlu Gaziantep bölgesinde yaşayan Barakların da Ceridlerin bir oymağı olduğunu belirtmişlerdir. Bu düşünceler bize Ceridlerin (Baraklar ) Bayat Boyunda da bir kolunun olduğunu göstermektedir.

1613’de İç Anadolu bölgesine gelen Silsüpür Ceridlerinin de Kırşehir’de Hamit başta olmak üzere 8 Cerid köyü, Kırıkkale’nin Keskin ilçesine bağlı yine 8 Cerid köyü mevcuttur.

Ayrıca Yozgat, Nevşehir, Çorum, Aksaray, Sivas, Kayseri, Karaman, Niğde, Aydın, Kütahya, Diyarbakır, Malatya, Mersin, Ankara-Haymana, Uşak, İzmir, Bayburt, Antalya, Muğla, , Manisa, Burdur, Isparta, Antalya ve Anadolu’nun her bölgesinde hatta Kıbrıs, Suriye ve İran’ da da Cerid Türkmenleri yaşamaktadır. Ceridlerin, çok geniş ve renkli bir sözlü edebiyata sahip olduğunu da söyleyebiliriz.

Büyük dedem (Hamitli Halil SİLSÜPÜROĞLU), Keskin-Seyfli köyünden Doğan Demir KANDEMİR ve

 Çağlayancerit ilçesinden Âşık Ali ATAŞ da Cerid Oymağından çıkan büyük şairlerdendir. Değerli dostum Âşık Ali ATAŞ’ dan bir dörtlükle yazımı bitiriyorum.

-----------------------------------

Sahiptir kalmıştır kimsesi yoktur

Eskiden güzeldir huyu Ceridin

Arazisi kısa nüfusu çoktur

Dört yana uzanmış kolu Ceridin

                           *******************************

 

            Türk Dünyasından “İpek Yolu ve

                  Orhun Yazıtları ”İpek Yolu

    Selçuk Silsüpür:

    6 Nisan 2010

İnsanlık tarihinin en eski ve işlek ana yollarından biri de Asya’dan Avrupa’ya, Avrupa’dan Afrika’ya kadar uzanan İpek Yolu’dur. İpek Yolu, yüz yıllar boyunca farklı milletler, diller, dinler, kültürler ve medeniyetler arasında adeta bir köprü görevi görmüş; birbirine bağladığı coğrafyalarda bazı ortak değerlerin, duygu ve düşüncelerin oluşmasına da, vesile olmuştur.

İpek Yolu’nun tarihiyle ilgili kaynaklara (Çin, Türk, İran, Arap ve Bizans ) bakıldığında, İpek Yolu irtibatı olan ve bu yolu işlek hale getiren milletlerin başında Türklerin geldiği görülür. Zira Türkler, tarihin hemen hemen her döneminde hem Çin’le hem de İran’la komşu olmuş; Çin ipeğinin İran’a ve Bizans’a; İran ve Bizans ipeğinin de Çin’e ulaşmasında önemli rol oynamışlardır. Dönemin seyahatnameleri ve tarih kitapları dışında Türk boyları tarafından farklı dönemlerde İpek Yolu güzergâhlarına inşa edilen, birbirinden güzel Kültür-Sanat eserleri, anıtlar, yazıtlar ve şehirler (Turfan, Karaşar, Aksu, Kuça, Kaşgar, Hoten, Yarkent, Suyab, Balasagun, Nevakent…) de buna tanıklık etmektedir.

ORHUN YAZITLARI

Sahip olduğu uçsuz bucaksız sınırlar, başka milletlerle kurdukları sosyal, siyasal, ticari, askeri ilişkiler ve yaptıkları savaşlar, geride bıraktıkları eşsiz kültür ve sanat eserleri dikkate alındığında Türk tarihinde Göktürklerin ayrı ve özel bir yeri vardır. Bugün çoğu Moğolistan sınırları içinde olmak üzere Göktürkler’den kalan birçok anıt, yazıt ve şehir kalıntısı bulunmaktadır. Bu kültür ve sanat eserlerinin büyük bölümü de son derece bilinçli olarak İpek Yolu güzergâhı üzerindedir.

Nitekim II. Göktürk Devleti döneminde Bilge/ Akıllı Kağan ve kumandanları tarafından “Kutsal Ötüken Bölgesinde diktirilen, Türk tarihinin ve dilinin en eski yazılı belgelerinden “Orhun Yazıtları” da İpek Yolunun işlek kollarından biri üzerinde bulunmaktadır.

Orhun Yazıtları (Bilge Kağan ve Kültigin Yazıtları) II. Göktürk Devletinin kurucusu Kutluğ İlteriş Kağan (681-691)’ın oğulları Bilge Kağan ve Kültigin adına diktirilmiştir. Türk Milletinin tarihi, yaşayışı ve inanışı hakkında değerli bilgileri içeren bu yazıtlardan Kültigin yazıtı 732 yılında; Bilge Kağan yazıtı 735 yılında diktirilmiştir. Kültigin ve Bilge Kağan yazıtlarını Yollug Tigin yazmıştır. Yolluğ tigin Bilge Kağan’ın yeğenidir. Yazıtlar 1889 yılında Moğolistan Orhun Vadisinde bulunmuştur. Yazıtların tercümesini Danimarkalı dilbilimci Vilhem Ludwig Peter Thomsen tarafından ve Rus Türkoloğ Vasili Vaslyeviç Radlof’un yardımıyla yapmıştır. Bilge Kağan bu yazıtlarda Göktürk tarihine ait olayları, bütün çıplaklığıyla ve eleştirisel bir bakış açısıyla naklederek Türklerin birlik ve bütünlük içinde yaşamaları için öğütler verir. “ Türk beyleri ve milleti bunu işitin; Türk Milleti birlik olduğunda, güçlü devlet olacağını buraya kazıdım; birlik beraberlik içinde olmadığında da öleceğini de yine buruya kazıdım.”

“Türk Oğuz Beyleri milleti işitin, üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe; ey Türk Milleti, senin ilini töreni kim bozabilir? Türk Milleti aklını başına topla, titre ve kendine gel!

Göktürk Yazıtlarının bulunduğu yer Moğolistan Cumhuriyeti’nin “Koşo Çaydam” bölgesindedir. Söz konusu bölgenin 28 km güneybatısında Uygur Devletinin başşehri Karabalgasun; 32 km güneyinde Cengiz Han’ın başşehri Karakum ; 2 km batısında Orhun Irmağının bir kolu bulunmaktadır. Yazıtların bulunduğu yer Türk Kağanlıklarının ve İmparatorluklarının merkezi olmuş ve kutsal sayılmıştır.

Zira Bilge Kağan, kendisinden sonra gelen kuşaklara mesaj verirken Ötüken’in eşsiz güzelliklere sahip olduğunu, Türkler için hayati önem taşıdığını, asker sevk ettiği topraklar içinde bu kadar güzel bir yer bulunmadığını, Türklerin burayı terk ettiğinde yok olup gideceklerini, (kervanlarla) ticaretle uğraştıklarında ise, sonsuza kadar, mutlu ve huzurlu biçimde yaşamlarını sürdüreceklerini kesin bir dille ifade eder; “Ey Türk Milleti kutsal Ötüken topraklarında oturup buradan kervan gönderirsen (ticaretle uğraşırsan) hiçbir sıkıntın olmayacak. Sonsuza kadar devlet sahibi olarak hükmedeceksin. Bilge Kağan’ın Türk Milletine ‘Ötüken’de oturması ve kervanlar sevk etme’yi tavsiye etmesi de hiç de tesadüfî değildir.” Çünkü o, kendisinden önceki Türk Kağanlarının tecrübelerini çok iyi biliyordu. Hunlar’ın sonra da Göktürler’in Çin’den vergi olarak alınan ipeği ve kendi ürettikleri demir ve demir ürünlerini Bizans’a ulaştırıp satabilmek için verdikleri mücadele ve savaşlardan haberdardır.

Nitekim o döneme ait Çin, Bizans, Fars ve Arap kaynaklarında da Türklerin özellikle İstemi Yabgu zamanında (552-576) İpek Yolunun kontrolünü ele geçirmek için yaptığı antlaşmalar ve verdiği mücadeleye ait son derece kıymetli bilgiler mevcuttur.

Göktürk Yazıtları bugün içinde Türk Milleti için bir ibret abidesidir. Milli birlik ve beraberliğimizi korumanın bir görev olduğunu Türk Milletine haykırmaktadır.

                                   *********************************

 

                            TÜRK'ÜN ATEŞLE İMTİHANI

    Selçuk SİLSÜPÜR:

    07 Nisan 2010

     Çanakkale, Türk’ün olmak ya da olmamak savaşı. Türk’ün elindeki mütevazı silahlarla yedi düvele meydana okuduğu ve onları boğazın serin sularına gömdüğü bir savaş.

      Çanakkale Savaşı yalnız bizim tarihimizin değil yakın dünya tarihinin en önemli savaşlarından birisidir. Çanakkale savaş gemileriyle zorlayarak aşma, böylece İstanbul’a kavuşma isteği Avrupa büyük devletlerinin öteden beri özlemidir.

      Çanakkale savaşlarında 253.000 şehit vererek kadim Türk Milleti onurunu, özgürlüğünü itilaf devletlerine karşı korumasını bilmiştir.

      Çanakkale Savaşı dünya harp tarihinde eşine rastlanması mümkün olmayan bir hadisedir. Karşılıklı siperler arasındaki mesafe 8 metre, yani ölüm muhakkak. Birinci siperdekiler şehit olduğunda ikinci siperdekiler yıldırım gibi onların yerini alıyor. Böyle bir soğukkanlılık ve tevekkül yüce Türk Milletine mahsustur. Bomba, şarapnel, kurşun yağmuru altında öleni görüyor, birkaç dakika içinde öleceğini biliyor ve en ufak bir endişe bile göstermiyor. Okuma bilenler Kur’anı Kerim okuyor ve cennete gitmeye hazırlanıyor. Bilmeyenler ise Kelimei şahadet getiriyor ve ezan okuyarak yürüyorlar. Sıcak cehennem gibi yaktıkça yakıyor. Yiyecek bir kuru ekmek bulunursa şükrediliyor. Yaklaşık 20 düşmana karşı siperde bir nefer süngüsüyle çarpışıyor. Ölüyor ve öldürüyor. İşte bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren ve dünyanın hiçbir askerinde bulunmayan bir haslettir. “

      Bakınız Mehmet Akif, Çanakkale Savaşını nasıl yorumluyor.  

            Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker

            Gökten ecdat inerek öpse o pak alnı  değer.

            Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?

            Gömelim gel seni tarihe desem sığmasın. 

 

      Yarbay rütbesiyle bu savaşta görev yapan Mustafa Kemal, “ mermimiz kalmadı “ diyen askerlerine şöyle hitap ediyordu.“Ben size savaşmayı değil ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve komutanlar geçebilir ”. Diyen komutan ne mutlu ki bizim komutanımız o emre itaat eden askerde ne mutlu ki bizim askerimizdir. 

     Bu vatan, yetişmiş aydın insana en fazla ihtiyaç  duyduğu bir dönemde 253.000 genç  vatansever aydınını toprağa gömmüş, bunun sıkıntısını  sonradan çok çektiği halde dünyaya

“ÇANAKKALE’NİN GEÇİLEMEYECEĞİNİ” de ispat etmiştir. En önemlisi de Çanakkale ruhu Milli mücadelemizin de başlangıcı olmuştur.

      General Hamilton’ un Churchill’e gönderdiği telgrafta şöyle yazıyordu.  “Doğu ve Batı Medeniyetleri çarpıştı, Batı Medeniyeti yenildi”.

     İngiltere Başbakanı Churchill, İngiliz kamuoyu tarafından “Bunca teknolojiye rağmen Türklere nasıl yenildiniz? Sorusuna;

     “Anlamıyor musunuz, biz Çanakkale de Türklerle değil Tanrıyla harbettik, herhalde yenilecektik”  diyerek cevap veriyordu.

     Evet, Çanakkale’de dünyanın en gelişmiş ve güçlü ordularına karşı Türkler, bütün dünyayı hayretler içerisinde bırakan bir zafer kazandılar. Emperyalist batının sömürdüğü birçok milletlere de bağımsızlıklarını kazanmaları için önder oldular. İnancın, azmin ve iradenin, tekniği yendiğini ispatladılar. Bugün için dahi Çanakkale Zaferi gözbebeğimiz gençliğimize milli birliğimizi anlamaları, milli bir bilinç kazanmaları için referans niteliğindedir.

      Bu nedenle çocuklarımızı, gençlerimizi gruplar halinde Çanakkale’ye götürüp gezdirmeliyiz ve onlara şöyle demeliyiz.

     “Sizler birlik ve beraberlik içinde yaşamazsanız, çalışmazsanız, vatanınızı korumaz, milletinizi sevmezseniz, düşmanlar yine Çanakkale’ye gelirler, ülkenizi işgal eder ve öz yurdunuzda sizi esir ederler. Ama çalışırsanız, milli birlik ve beraberlik içinde olursanız düşmanlar size saldırmaya cesaret edemezler. Vatanınız yücelir, milletiniz yükselir. Dünyadaki bütün insanlar yüce Türk Milletine saygı duyarlar.” Tıpkı geçmiş asırlarda olduğu gibi.

       Ey Türk gençliği çalışmak veya çalışmamak konusunda kararınızı siz verin…

     Çanakkale zaferini kazanarak, vatanı, bayrağı ve milleti için hayatının baharında gül gibi solarak şehit olan kahraman MEHMETÇİK’ lerimizi minnet, şükran ve rahmetle anıyoruz.

     Aziz ruhlarınız şad olsun…

                                      *********************

 

     TÜRKİYE’DE ETNİK GERİLİM VE MİLLİ KÜLTÜR’ÜN ÖNEMİ

   Selçuk Silsüpür:

   13 Nisan 2010

 Etnik gerilim; farklı etnik gruplar arasındaki karşıtlığın ya da etnik grupların devlete karşı tavırlarının, değişik düzeylerde tanımlanabilen toplumsal huzursuzluktur. Etnik gerilim, toplumsal üretkenliği ve siyasi istikrarı, ekonomik gelişmeyi engellediği gibi, Milli birlik ve beraberliği zedeler, ülkenin bütünlüğünü tehdit edebilir. Bu nedenle, ülkeler bu konuyu bir devlet sorunu ciddiyetiyle değerlendirmesi gerekmektedir. Hoşgörüsüz, önyargılı, ayırımcı, güvensizlik, eşitsizlik ortamlarında etnik gerilim kaçınılmazdır. Dolaysıyla etnik gerilimin önlenmesinde ve giderilmesinde hoşgörü ve eşitliğin güvencesi demokratik hak ve özgürlükler önemlidir.

  Bugün, hayran olunan Batı devletleri, bugünkü gelişmişlik seviyesine erişebildiyse, bunu sadece demokrasi, insan hakları değil, ekonomik sistemleri dahi, bunları işler hale getiren kültür temellerine oturtarak başarmıştır. Bugün her ileri ve uygar ülke, ayrı ayrı kendine özgü, uygulama ve aşamalardan geçerek bugünkü düzeye erişmişlerdir. Türkiye uzmanı Prof. Dr. Bernard Levis, demokrasinin çok güçlü bir ilaç olduğunu, ancak dozunun ayarlanmaması halinde güçlü ilaçların da ölüme yol açtığını özenle hatırlatmış, vurgulamıştır.

 Ayrıca, unutmamak gerekir ki, özgürlük insan için sadece bir hak değil, aynı zamanda bir sorumluluktur. Kişinin, özgür iradesiyle karar vermesini, seçim yapmasını, sorumluluk almasını da zorunlu kılar. Çünkü demokrasi en geniş anlamıyla bir sorumluluk rejimidir.

  Bu nedenle, çağdaş bilimsel temellerde oluşturulacak ve halkını mutlu kılmayı esas alan bir Milli kültür politikası; demokrasi, özgürlük ve insan haklarını kültür olarak da içeren bir program olarak anlaşılmalıdır. Ancak “Milli” kelimesini bir “öcü” gibi algılayan, millilikle, ırkçılığı, şovenizmi bir türlü ayırt edemeyen bazı aydın kesimlerimiz, bu hayati konuda politika oluşturulamamasının başlıca sorumlularındandırlar. Milli demek bu millete, bu milletin kutsadığı değerlere saygılı olmak, milli sınırlar içindeki halkımızın mutluluğunu ve çıkarlarını gözetmektir. Evrensel değerleri yoğuran da Milli zenginliklerdir.

  Batı’da Milli kültür ve eğitim programı olmayan tek bir ülke yoktur. Batı, bugünkü huzur ve mutluluk ortamlarını milli olarak milli kalarak sağlamışlardır.

            Türkiye, yıllardır ihmal ettiği Milli kültür ve eğitim politikasını sağlam bir temele oturtmadıkça, bu politikaların alt yapı bilimlerinin değerini kavramadıkça, her zaman bir sorunu olacak ve bedel ödemeye devam edecektir. Türkiye’de, bugünkü terörün temel bir nedeninin de yıllardır ihmal edilen milli kültür ve eğitim politikalarınızdaki yanlışlıklar olduğu da unutulmamalıdır.

            Milli Kültür politikalarının temeli bilime dayanmalıdır. Çünkü bilimsel gerçek acı da olsa zaman içinde çözümün ve mutluluğun tek anahtarıdır. Türkiye halkının etnik yapısında çok az ulusa nasip olacak sadece tarihsel değil, ırki bağlar mevcuttur. Türkler, Kürtler, Çerkezler, Zazalar, Lazlar, Gürcüler ve diğer etnik kökendeki vatandaşlarımız bin yıllık bir kaynaşmanın bütünleştiriciliğinden öte, çok açık verilerle ve güvenilin kaynakların kanıtladığı gibi antik çağlardan beri akrabadırlar. Üstelik bu akrabalıklar sürekli ve kesintisiz bir birliktelikle tek vücut kabul edilebilecek bir bütünleşmeye dönüşmüştür.

            Türk halkı bir mozaik olmayıp, harikulade güzel yakınlıklara, bağlara sahip fevkalade “birbirinden” bir toplumdur. Bunu tarih, arkeoloji, bilim söylemektedir. Türk devletinin artık ertelememesi gereken zorunlu görevi, bilimin sunduğu verileri Milli kültür politikası olarak hayata geçirmektir. Aydınlarımıza düşen görev Milli ve kültür politikasının oluşturulmasında devlete katkı ve kültür politikasına sahip çıkmaktır. Kültür ise, insan ve toplumu yoğurup biçimlendiren temeldir.

            Türkiye Milli kültür politikasının önem ve ciddiyetini kavrayıp, kültür politikalarının temelini yapılandırmakta vazgeçilmez olan sosyal bilimlerin değerini idrak etmedikçe sadece terör değil dış politika, güvenlik dâhil pek çok konuda sorunlarını çözemez.

200 yıllık geçmişi olan A.B.D ‘yi oluşturan İngiliz, Fransız, İspanyol, Rus, İtalyan, zenci, Çinli ve Kızılderililer bile “biz Amerikalıyız” dedikten sonra Anadolu’da binlerce yıl beraber yaşayan halklar göğsünü gerere gere  “biz Türk’üz” diyebilmelidir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün  “Ne mutlu Türküm diyene”  sözü de bu gerçeği ifade etmektedir. Beraber yaşamayı ve birbirimize tahammül etmeyi öğrenmeliyiz. Gün birlik beraberlik, hoşgörü ve kardeşlik günüdür. Başka bir Türkiye’nin daha olmadığının da hep bilincinde olmalıyı

                                     ************************

              

                          “VATAN SEVGİSİ VE ŞEHİTLİK”

   Selçuk silsüpür:

   16 Nisan 2010

Bir Türk için vatandan daha aziz ve kutsal bir kavram yoktur. İnsanların yuvası fert olarak ev, millet olarak vatandır. Huzur ve emniyet bakımından evsiz yaşamak mümkün olmadığı gibi, vatansız yaşamak da mümkün değildir. Bizi şefkatli ana kucağı gibi bağrına basan bu toprakları yabancılara çiğnetmemek, ay yıldızlı bayrağımızı ebediyen göklerde dalgalandırmak, fezayı çınlatan ezanı, gönüllerimizi yeşerten Kur’an seslerini susturmamak, toprağın altındaki ölülerimizi, şehitlerimizi rahatsız etmemek, üstündekileri de zillete ve esarete düşürmemek için çalışmak canla başla çalışmak her Türk’ün görevidir. Yoksa vatansız yaşamanın ne anlamı olabilir ki? Hz. Hüseyin efendimiz ne güzel söylemiş değil mi?

“Zillet içinde yaşamaktansa izzet içinde ölmek daha iyidir:”

 Vatan sevgisi, biz Türkler için sevgilerin en güzeli ve kutsalıdır. Vatan sevgisi imandan sayılır. Vatanını seven Türk, askere gider Mehmetçik olur ve canını vatanı için feda eder. Geçen hafta Kırıkkale’miz 145’inci şehidini toprağa verdi. Allah rahmet eylesin. Bir civan daha şahadet şerbetini içti.  Şehidin anne ve babasının dilinden şu kelimeler duyuldu. “VATAN SAĞ OLSUN ”. Bu metanet, sabır ve teslimiyet yüce Türk Milletine özgüdür.

Vatan sevgisi biz Türkler için en asil, en yüce sevgilerden birisidir. Şanlı ecdadımız vatan uğruna Malazgirt’te, Niğbolu’da, Çanakkale’de, Sakarya ’da ve başka cephelerde canını verip, şahadet şerbetini içmişlerdir. Ne mutlu bizlere ki, bizler de onların, böyle asil bir milletin torunlarıyız.  Mehmet Akif’imizin ifadesiyle:

“Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda,

Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda,

Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hüda,

Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda:”

 

Şunu hiç unutmayalım ki, vatan için yaşamasını bilmeyen, vatan için ölmesini hiç bilmez. Onun içinde gençlerimizi vatan, millet sevgisiyle yetiştirmek boynumuzun borcudur. Bu Necip milletin ilerlemesi, istiklal ve istikbali için bu şarttır. Vatanımızı ve milletimizi seviyorsak, mübarek Anadolu topraklarında milli bütünlük, barış ve huzur içinde yaşamak istiyorsak, öz nefislerimizdeki Türk karakterini de muhafaza etmeliyiz.

Asil Türk milleti, dinine, diyanetine, bayrağına, ırz ve namusuna bağlı bir millettir. Bu kutsal değerleri ayakta tutmak ve Cenabı Allah’ın yüce dinini yaymak için zaferden zafere koşmuşlardır. Çünkü şehitlik ve gazilik Müslüman Türk için en kutsal rütbelerdir.

Allah Resulü sevgili Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyuruyor:

“Cennete girdikten sonra hiçbir kimse dünyaya gelmeyi arzu etmeyecektir. Yalnız şehitler müstesna. Şehit, gördüğü ikramdan dolayı dünyaya dönme ve on kere şehit olmayı temenni eder.”

Vatan aşkıyla şehit düşenler, Allah katında peygamberlerden sonra en yüksek mertebededirler. Biz onları aramızdan ayrılmaları nedeniyle ölü sanıyoruz. Oysa onlar ölmüş değillerdir. Mahiyetini bilmediğimiz bir hayat ile yaşamaktadırlar.

Dün olduğu gibi bu gün de gerek yurtiçinde gerekse yurt dışında, memleketimiz aleyhinde çalışan kötü niyetli insanlar olacaktır. Biliyoruz ki bu alçak şer güçlerinin amaçları bizi bölmek ve parçalamaktır. Biz Aziz Türk Milleti olarak bu oyunlara asla gelmemeliyiz. Varlığımızı korumanın, millet olarak gelişmemizin ve kalkınmamızın yegâne şartı, milli birlik ve beraberliğimizi korumaktır.  Ecdadımızın bize bıraktığı bu aziz vatanı koruyarak bizden sonraki nesillere tertemiz olarak emanet etmeliyiz. Zira:

“Sahipsiz vatanın batması haktır:

 Sen sahip olursan, bu vatan batmayacaktır.”

 Bu vatan için Şahadet şerbetini içen aziz şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum.

                                               ********************

                

                         PİRİ REİS’İN KAYIP HAZİNESİ

   Selçuk silsüpür:

   22 Nisan 2010

Piri Reis Dünya haritaları ve Kitab-ı Bahriye (denizcilik kitabı) ile tanınmış ünlü denizcimizdir. 1470 de Gelibolu’da doğdu. Kahire’de öldü. Ünlü Osmanlı denizcisi Kemal Reis’in yeğenidir.

Akdeniz’de korsanlık yapan amcasının yanında 1481’de denize açıldı. 1487’de İspanya’daki Müslümanların yardımına gitti. 1491- 1493 arasında Sicilya, Sardunya, Korsika adalarına ve Güney Fransa kıyılarına yapılan akınlara katıldı. Amcasıyla birlikte Osmanlı Devleti’nin hizmetine girerek 1499-1502 Osmanlı-Venedik Savaşı’nda bir savaş gemisine kaptanlık yaptı. 1511’de amcasının ölümü üzerine Gelibolu’ya çekilerek Kitab-ı Bahriye üzerinde çalıştı ve 1513’de bir dünya haritası çizdi. 1548’de Osmanlı donanmasına kaptan olarak atandı ve Portekizlerden Aden’i geri aldı. Yine Portekizlilerde girdiği savaşlarda kusurlu bulunarak idam edildi.

Gelelim Piri Reis’in çizdiği Dünya haritasının bulunma hadisesine… Milli Müzeler Müdürü Halil Ethem Eldem, Topkapı Sarayı’nın depolarında bir harita bulur. Bulunan harita yüzyıllar önce çizilen bir Dünya haritasıdır. (1929). Amerika’yı gösteren en eski haritanın bulunduğunu haber alan Mustafa Kemal Atatürk, onu Ankara’ya getirterek bizzat kendisi inceler. Çoğaltılarak üzerinde ilmi incelemeler yapılmasını emreder. Haritanın bir kopyası 1953 ‘te incelenmek üzere Amerika’ya gönderilir. Sonuç şaşırtıcıdır. Asırlar önce ceylan derisine çizilmiş haritada “izdüşüm yöntemi” kullanılmıştır. Bir küre üzerine konulduğunda da haritanın günümüzdekilerle birebir olduğu tespit edilmiştir. Harita adeta mucizelerle dolu. 1800’lerde keşfedilen Antarktika kıtası 1513’te zirveleri ve sıradağları bile şaşılmayacak şekilde çizilmiştir. Cebelitarık Boğazı adeta uzaydan görülür gibi verilmiştir. Harita 22,5 derece eğim verilerek çizilmiştir. Dünyanın tam yuvarlak olmadığını 16 parçalı haritasıyla ispatlamıştır. Atlas Okyanusu’ndaki adaların çoğu isabetle doğru şekilde çizilmiş, yıldız koordinatları işlenmiştir. Okyanus rüzgârları bugünkü ana hava akımlarıyla örtüşür şekilde haritaya işlenmiştir. İlk kez bir haritada hayvan, bitki figürleri kullanılmış, o coğrafyaların özellikleri belirtilmiştir. Türk insanının kıvrak zekâsına iyi bir örnektir Piri Reis’in haritası.

HAZİNE VE HARİTALAR KALE MAHZENLERİNDE Mİ?

Dünyanın en kıymetli altın yüküne sahip tarihi TRUVA Hazineleri 1873’te Alman arkeolog Heinrich Scliemann tarafından kaçırılmıştı. Maddi değeri milyar dolarla ifade edilen hazine,  savaş borcu olarak II. Dünya Savaşı’ndan sonra Rusya’ya verildi. Diplomatik talepler hep geri çevrilmekte ve Truva Hazineleri Moskova’da bir müzede sergilenmektedir.

Araştırmacı yazar Metin Soylu, aynı beldede bir başka hazine savaşının yaşandığına dikkat çekiyor. Ona göre, Çanakkale, Kaptan-ı Derya’nın hazinesini sakladığı yer. Kitab-ı Bahriye’sini yonca yaprağı şeklinde Kilitbahir Kalesi’nde yazan Piri Reis, elde ettiği ganimetleri bu kalenin altında veya mahzenlerinde sakladı. Zira Piri Reis Hint Kaptan-ı Deryası olarak çıktığı son seferinde üç gemi ganimetin bulunduğu da kayıt altındadır.

Büyük servetlere sahip Kaptan-ı Derya’nın miras bırakacağı varisi de yoktu. Piri Reis’in Akdeniz ve Hint Denizi seferlerinden sonra elde ettiği kalyonlara sığmayacak hazineleri de şimdi bulunmayı bekliyor.

Aynı mahzenler sadece bir parçası bulunan Piri Reis haritasının parçalarını veya müsveddelerini barındırıyor. Soylu söyle devam ediyor. Çünkü o, bu gizli oda tekniğini Sultan I.Selim’le gittiği Mısır Seferi’nde gördüğü ve incelediği piramitlerden öğrenmişti.

Metin soylu’nun iddiaları doğruda olabilir yanlışta. Fakat bir gerçek var ki Anadolu’nun zengin hazineleri Emperyalist Batılı devletlerce yurtdışına kaçırılmıştır. Anadolu’da kurulan uygarlıklara ait eserler Anadolu’ya aittir. Bizlerden önceki medeniyetlere ait tarihi eserleri gün ışığına çıkarmak ve korumak millet olarak hepimizin boynunun borcudur.

                                       ***************************   

      

                        Küreselleşen dünyada “Türkiye”

    Selçuk silsüpür:

    6 Mart 2010

Küreselleşme, dünya ekonomisinin, her bir ülkenin ekonomik ve ticari ilişkiler açısından diğerine bağımlı olduğu ve kendi mal ve hizmetlerini diğer ülkelerle değişime sokma gereği duyduğu bütünleşmiş tek bir pazar yapısına doğru ilerlemesi ve genişlemesidir.

İki kutuplu dünya düzeni, Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle son bulunca, ABD’nin dünyada rakipsiz kaldığı herkesçe bilinen bir gerçek.

Artık Demirperde ülkeleri de yok. Demokratikleşme, hukuk devleti, insan hakları, Pazar ekonomisi gibi kavramlar dünyanın bütün ülkelerinde ortak değerler olarak yerini almaktadır.

Öte yandan bölgesel entegrasyonlar da hızlı gelişme göstermektedir. Çok yakından bildiğimiz, AB, EFTA dışında: Brunei, Endonezya, Malezya, Filipinler, Singapur, Tayland’ın üyesi olduğu AFTA, ABD’nin başını çektiği ve Kanada ve Meksika’nın da üye olduğu NAFTA, Arjantin, Brezilya, Uruguay ve Paraguay’ın oluşturduğu MERCOSUR ve AFTA ve NAFTA üyesi ülkelerin tamamı ile Japonya, Güney Kore, Çin, Hong Kong, Tayvan ve Papua Yeni Gine’nin bulunduğu APEC, bölgesel bütünleşme hareketlerini oluştururlar. Ülkeler arasında mevcut gümrükler kalkıp bölgeler arasında devam edecek, dolaysıyla bölgesel bütünleşmeler küreselleşme sürecini hızlandıracaktır.

1980’li yıllardan itibaren Türkiye’de serbest rekabete dayalı Pazar ekonomisine geçiş yönünde önemli adımlar atılmıştır. Bu bağlamda, TL’nin konvertilibitesi, faiz, kur, dış ticaret ve sermaye hareketlerinin lidere edilmesini kolaylaştıracak politikalar uygulanmıştır.

Küreselleşme olgusuyla dışa açılan Türkiye bölgesel bütünleşme ve işbirliği hareketlerinin içinde de yer almıştır. İslam Konferansı Teşkilatı, İSEDAK’ ta önemli roller üstlenen Türkiye, Karadeniz Ekonomik İşbirliği’nin de kurulmasını sağlamıştır. AB’ye tam üyelik müracaatı yapmıştır. AB ile Türkiye arasında kurulacak gümrük birliğinin hukuki zeminini 12 Eylül 1963 tarihinde imzalanan ve 1 Aralık 1964’de yürürlüğe giren Ankara Anlaşması ve 23 Kasım 1970’de imzalanıp 10 Ocak 1973’de yürürlüğe giren Katma Protokol oluşturmuştur. 6 Mart 1995’te ise 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı ile Türkiye ile AB arasında sadece sanayi ürünlerini içeren bir gümrük birliğinin hayata geçirilmesi noktasına gelinmiştir. Türkiye ile AB arasında 31 Aralık 1995 ’ de sanayi ürünlerini içeren gümrük birliği işlemeye başlamıştır. AB, Türkiye’ye bir takım vecibeler yüklemiştir, yani gümrük birliğine girmemiz bir takım şartlara bağlıdır. Türkiye gümrükler, dış ticaret mevzuatını AB mevzuatına uyumlaştırma çalışmalarına hız verecek, rekabet hukuku, fikri-sınaî haklar, insan hakları ve demokrasi alanında mevzuatını AB hukuk düzenine yaklaştıracaktır. Yeni bir Avrupa için Paris şartını imzalamakla Türkiye, bütün bu değişikliklerdeki kararlığını beyan etmiştir. Ancak 6 Mart tarihli Ortaklık Konseyi’nde alınan bütün kararların Avrupa Parlamentosu tarafından onaylanması gerekiyordu. Ancak bilindiği gibi Avrupa Parlamentosu Türkiye’nin üyeliği için henüz erken olduğu gerekçesiyle bu birlikteliği onaylamadı. Türkiye’nin Avrupa Birliğine girebilmesi için gerekli olan konu başlıkları müzakerelere açılmakta ve Türkiye tarafından yerine getirildikçe yeni başlıklar açılmaya devam etmektedir. Anlayacağınız AB’ a girmemiz hiç de kolay olmayacak. Tabii gerçekten Türkiye’yi aralarına almak isterlerse.

Türkiye’nin yeri AB’ dır. Çünkü yanı başımızdaki 375 milyonluk sanayileşmiş ve milli geliri 15000 dolar ortalamasındaki bir güçten yararlanmak Türkiye’nin en tabii hakkıdır. Bugün ihracat ve ithalatımızın % 50’lik kısmı AB ile gerçekleşmekte. Avrupa yaklaşık 5 milyonluk bir Türk nüfusu barındırmaktadır. Türkler işçi olarak adım attığı bu Avrupa ülkelerinde hızla işveren konumuna yükselmektedir. Zeki Türklere bu yakışırdı zaten.

Dünya hızla değişmektedir. 21. yüzyılda % 8,5 ‘lük büyüme hızıyla ÇİN, ABD’yi geçerek geleceğin süper gücü olmaya en büyük adaydır. Kurulduğu 1948 yılından bu yana İSRAEL Ortadoğu’daki saldırgan politikasına devam etmektedir. Türkiye son zamanlarda ABD’deki YAHUDİ LOBİSİ ’nin vesayetinden kurtulup bölgesinde “LİDER DEVLET” olarak ortaya çıkmaktadır.

Ortadoğu ise hala ayakları üzerinde duramamanın sancısını taşıyor. Bölge ülkelerinde demokratik bir yönetimin olmaması, bölge insanlarının eğitimi durumunun yetersizliği nedeniyle ABD bölgede istediği gibi atını oynatmaktadır. İsrail ve ABD bölgede karşılıklı, kendi çıkarlarına hizmet etmektedirler. Saddam’dan sonra Irak’taki ABD’nin icraatları ile İsrail’in Gazze’ deki saldırgan tutumu Ortadoğu’da Amerikan ve İsrail düşmanlığına sebep olmaktadır. Yaşanan bu acılardan sonra bölge ülkeleri TÜRKİYE’ ye yaklaşmakta ve Türkiye’yi “LİDER ÜLKE” konumunda görmektedirler.

Türkiye tüm bu dengeleri kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilecek tarihi misyona ve geleneğe sahiptir. Dışta güçlü olabilmemiz için içte de güçlü olmamız gerekmektedir. Büyük Türkiye, Avrupa’nın içinde yok olmayacak kadar büyük, kültürel yapı olarak erimeyecek ve aksine eritebilecek kadar zengin bir geleceğe sahiptir. Türkiye’mizi 21 yüzyıla hazır hale getirmeliyiz.

Dolaysıyla; yalnızca Avrupa’ya endekslenmiş bir politika yerine ABD, Rusya ve Uzakdoğu realitelerini de kuşatan, geleceğini köklerinde arayan, TÜRKİYE geçmişte olduğu gibi gelecekte de “ insan haklarının, ” “özgürlüğünün” ve “adaletin” teminatıdır ve inanıyorum ki 21.yüzyıl da “TÜRKLERİN ASRI” olacak

                          ***********************

 

                             Altın Elbiseli Adam

    Selçuk Silsüpür:

    11 Mart 2010

Türk Medeniyetinden muhteşem bir eser “Altın Elbiseli Adam”

Şimdiye kadar Türk tarihinin ilk yazılı belgelerinin Orhun Abideleri olduğu biliniyordu.

Hâlbuki Kazakistan’ın eski başkenti Alma Ata’nın 50 km kuzeyindeki Esik Kurganında ele geçirilen buluntular arasındaki bir yazıt, Türk tarihinin ilk yazılı belgesi olma hakkını kazanmıştır. Esik Kasabasında tesadüfen bulunan bir Türk Tegin’ine ait Kurgan’da Altın pullarla kaplı bir elbise ve 4800 parçadan fazla eşyalar bulundu. Höyüğü açan arkeologlar muhteşem bir mezarla karşılaştılar. Bu, bir lahit değil, Mısır piramitlerinde ki Firavun odasını andıran, her tarafı kapalı, süslü kayalarla yapılmış bir oda idi. Bu odayı itina ile açtılar ve asıl şaşkınlık o zaman oldu. Çünkü bu ölü odasının içi pırıl pırıl altın eşya ile doluydu. Altın olmayan eşya da çoktu.

Altın Elbise; En göz alıcı ve harika nitelikteki eşya, altından yapılmış bir elbise idi. Çizmesinden başlığına, kemerinden kılıçlarına kadar her şeyi saf altından olan bir elbise. Altın elbisenin başlığı ok ve tuğlarla süslü, alın hizasında koç, geyik ve at kabartmaları var. Bu kabartmalara, kama kılıfında ve öteki eşyalarda da rastlanıyor. Belindeki kemerin solunda bir kılıç, sağında ise bir kama asılı. Ceketin altındaki düz pantolonun paçaları çizmenin içine giriyor. Ceket, yüzlerce üçgen altının birleşmesinden meydana gelmiş. Çorabın çizme ile diz kemiği arasında kalan kısmında yine üçgen parçalar, çizmede ise dörtgen parçalar var. Tolgasındaki bacakları ters dönmüş geyik simgesi Tengricilik’te ölümsüzlüğün simgesi olan sıgun geyiktir. Tarihçiler bu elbisenin bir Tegine (prense) ait olduğunu söylüyor. Türkün dehasının bir örneği.

Kazakistan’da Alma Ata yakınlarında Esik höyüğünde çıkarılan ve M.Ö.5 yüzyılda yaşamış bir Türk Tegine ait altın elbise. Halen Alma Ata müzesinde bulunan bu elbise ve diğer eşyalar, 25 asır öncesine ait Türk tarihine ışık tutacak belge niteliğindedir. Saf altından yapılan böyle bir elbise dünyanın başka hiçbir yerinde yoktur. Ünlü Türk Araştırmacı yazarımız Kazım Mirşan Altın Elbiseli Adamın mezarında bulunan yazıların tamgalarının ve kullanılan Türkçenin eski çağlara ait olduğunu tespit etmiş ve Altın Elbiseli Adamın tarihini M.Ö. 3381 olarak tahmin ettiğini kitaplarında belirtmiştir.

Saka Türklerine ait, Mezarda 4.800 parça altından başka, tabakları, vazoları, kepçeleri, ayna ve tarak kılıflarını, gümüş kaşıkları inceleyen tarihçiler, bunların M.Ö. 5. yüzyıla ait Türk medeniyetinin ürünleri veya belgeleri olduğunu kabul ediyorlar. Mısır Piramitlerinden sonra mezarından en çok altın çıkan, baştanbaşa, her şeyi ile saf altından elbisesi olan ve günümüze ulaşan tek eser odur.

Fakat Altın Elbiseli Adam’ın mezarında bulunan en değerli şey, ne bulunan altınlardır, ne de diğer eşyalar. Bu mezarda bulunan en değerli tarihi belge, gümüş bir kabın üzerindeki 26 harflik iki satır yazıdır. Bu yazı, Türk tarihi ve medeniyetine ışık tutacak niteliktedir.

Bugüne kadar bilinen en eski Türk yazısı, Yenisey ve Orhun anıtlarındaki yazılardı ve bunlar zamanımızdan 14 asır geriye uzanıyordu. Oysa Esik’teki mezarda bulunan bu yazı 25 asırlık bir belge idi. Tarihçilerin okuduğu 26 harflik yazının anlamı şudur: “TİĞİN 23’ÜNDE ÖLDÜ. ESİK HALKININ BAŞI SAĞ OLSUN.”

Tarihçilerin ortak kanaati bu yüksek medeniyetin kurucuları, Çin baskısı ile Altaylardan kalkıp bugünkü Kazakistan bölgesine yerleşen ve SAKALAR olarak anılan bir Türk kavmidir. SAKALAR, M.Ö. 8 ve 4 yüzyıllar arasında, önce Tiyanşan’da, sonra da Güneybatı Asya’da yaşayan Turanî kavimler topluluğuna verilen bir addır. Daha sonra bunlara İran kökenli Soğdlar da karışmıştır.

SAKALAR, Fergana, Kaşgar, Aral Gölü, Hazar Denizi arasındaki alanda ve bugünkü Rusya’nın güneyinde kalan yerlerde bir İmparatorluk kurdular. Sakaların inanışları, ölü gömme törenleri ve örfleri, Altaylılarınkinin aynı idi. Hunların ve Göktürklerin adetlerine de uyuyordu. Bir yandan İranlıların, öte yandan Çinlilerin sürekli baskısına uğrayan Sakalar, M.Ö.4 yüzyılda devlet olarak tarihten silindiler. Bugün Yakut Türkleri kendilerine “SAKA” demektedirler.

Saka Türklerine ait olan bir kurganda çıkan eserlerden, M.Ö. 5. yüzyılda Türk’ün altından elbise yapacak bir medeniyet seviyesine ulaştığının ve o dönemde dahi bir yazılarının olduğunu öğrenmekteyiz. Türk düşmanı bilim adamları ve onların yerli işbirlikçileri utanmadan SAKALARI İranlı ve dillerini İran dili olarak göstermeye çalışmaktadırlar.

Fakat kurganlardan çıkan eserler ve “Tarihin Babası” HEREDOT ve diğer çağdaşı tarihçilere göre “SAKALAR” Türk’tür. Türk tarihinin en eski İmparatorluklarından birisini kurup, en ileri medeniyet seviyesine ulaşmışlardır. “ALTIN ELBİSELİ ADAM” buna en güzel kanıttır.

                         *********************************

 

                     Özümüze dönüş mü yoksa yok oluş mu?

    Selçuk Silsüpür:

   15 Mart 2010

Akka’da Cezzar Ahmet PAŞA’ YA yenilen Napolyon BONAPART diyor ki:

“insanları yükselten iki büyük meziyet vardır: Erkeğin cesur, kadının iffetli olması. Bunun yanında her iki cinsi şereflendiren tek bir fazilet vardır. Bu meziyetleri Türk Milletinde mevcuttur.”   

Bir de dönüp 21.yüzyıl Türk insanına bir bakalım. Ahlak sukut etmiş durumda. Rezilliğin, ahlaksızlığın, namussuzluğun, vicdansızlığın bini bir para… Akla hayale gelmedik kepazelikler, insanın midesini bulandıran, hayretten ağzını açık bırakan, içini burkan, görmekten ve dinlemekten bile çekindiği olaylar her gün çarşaf çarşaf gazetelerde, televizyonlarda. Nasıl bir yozlaşma ki bu, her gün bir yenisiyle hatta daha kötüleriyle karşılaşıyoruz. “Bunu yapan insan olamaz” ifadesini duymaya alıştı artık kulaklarımız. İnsanın kanını donduran bu olaylar çoğalarak Türk toplumunun yakasına yapışmış durumda.

Acı olan şu. Merhametiyle, sağduyusuyla, mazlumdan yana olmasıyla bilinen Türk toplumunun aleni bir şekilde çürümeye başlaması. İster sosyal patlama ister bozuluş deyin. Türk toplumu, sözüm ona, muhafazakârlaşırken, git gide ahlaki yozlaşma üzerine rekor üstüne rekor kırıyor resmen. Türk toplumu bir cahiliye dönemi yaşıyor sanki. Ahlaki yozlaşma, beraberinde ekonomik ve siyasi alandaki yozlaşmalara, suiistimallere, ahlaksızlıklara da çanak tutuyor doğal olarak. Kadim Türk milleti asli kimliğini kaybetmiş ve uçurumun kenarına gelmiş düşmemek için çırpınıyor artık.

Kafalarının içleri boşalmış, düşünmeden alıkonulmuş, içi boş hayaller ve hedeflerle oyalanan, dünyası televizyon, bilgisayar oyunları, cep telefonu, futbol topundan ibaret bir insan tipinin inancı da, ahlakı da bilgi ve erdem temelli olmaktan çıkartılıp kuru ananeye, hurafelere ve sahtekâr insanlara endekslendiğinde bundan başka bir sonuç çıkması da beklenemezdi zaten.            Elimizdeki inanç hazinemizi, milli hasletlerimizi elimizin tersiyle ittik ve üç kuruşluk dünya nimetlerine feda ettik. Güzel ahlakıyla nam salmış şanlı atalara sahip olduğumuz halde, manen çürüdüğünü düşündüğümüz Batı medeniyetinin bile gözlerini fal taşı gibi açabilecek cinsten rezillikler, ahlaksızlıklar, namussuzluklara yataklık yapar olduk. Yabancıyı veya yolcuyu “Tanrı misafiri” kabul edip, hürmeti ibadet bilen insanların torunları, ülkemizi ziyarete gelen bir İtalyan kadına tecavüz ederek öldürecek kadar alçaklık ve soysuzluk var artık sicilimizde.

 “Bu yaptığını gâvur yapmaz” derlerdi önceden, gâvur yapmaz gerçekten. Yaptıkça kanıksanıyor, alışılıyor, tepki dahi vermez hale geliyor insanlar. “Birkaç sene yatar ve çıkar” mantığıyla yorumlanıyor suç haberleri, ne vahim! Mehmet Akif, Berlin’e yaptığı bir seyahatin nasıl geçtiği sorulduğunda şöyle cevap verir: “işleri dinimiz gibi, dinleri de işlerimiz gibi” Geldiğimiz nokta da bu yargıyı daha da haklı çıkarıyor.

1.5 milyarlık İslam dünyasındaki ülkelere bakalım. Hepsi de yoksulluk, geri kalmışlık ve zillet içinde. Amerika ve Batı ülkeleri tarafından yerüstü ve yer altı kaynakları sömürülmekte. Hiçbir İslam ülkesi Batı toplumundan herhangi bir ülkenin ekonomik ve sosyal gelişmişlik seviyesine ulaşmış değil. Yoksulluk, hırsızlık, işkence, terör listeleri hariç.

Oysa, Türkiye İslam âleminin, en büyük ülkesi kuşkusuz. 1980 sonrası gerçekleştirilen reformlar ve yaşanan değişimler Türk toplumunda fırsatçı, çıkarcı, bencil, ahlak zafiyetli, cin fikirli tiplerin oluşmasına zemin hazırladı. Kapitalist insan tipinin oluşması, ahlaki düşkünlüklere sebep oldu, sonuçları da zaten ortada. Seviyesizlik, bayağılık, cehalet derya olmuş akıyor üstümüze.

SONUÇ OLARAK; Türk Milleti olarak dini ve milli değerlerimize sahip çıkmalıyız. Özümüze dönüp Sevgi, saygı, hoşgörü, kavramlarını yeniden Türk toplumuna hâkim kılmalıyız.

Milli şairimiz Mehmet Akif bakınız ne diyor;

Sahipsiz vatanın batması haktır,

Sen sahip çıkarsan bu vatan batmayacaktır!

Orhun Yazıtlarında geçen Bilge Kağanın sözleriyle makalemi bitiriyorum.

EY TÜRK! TİTRE VE KENDİNE GEL! BENLİĞİNE SAHİP ÇIK!

                               ********************************

 

              1915 ERMENİ TEHCİR (GÖÇ) HADİSESİ

                     VE TÜRKİYE’YE YANSIMALARI

   Selçuk Silsüpür:

   23 Mart 2010

Türk ve Ermeni halkları ilk kez 11. yüzyılda karşılaştılar. Roma ve Bizans döneminde mezhep farkı yüzünden sürekli ezilen, hor görülen Ermeniler, Selçuklu Türklerinin Anadolu’ya yerleşmesiyle rahat bir nefes aldılar. Bu iki halk Osmanlı dönemi dâhil birlikte huzur içinde yaşamaya devam ettiler, ta ki 1877 yılına kadar. Hatta Osmanlı İmparatorluğu döneminde en imtiyazlı konumda olduklarından Millet-i Sadıka (en güvenilir, en sevilen topluluk) ilan edilmişlerdir. Ermeni asıllı Osmanlılardan çok önemli mimarlar, askerler, yöneticiler yetişmiştir. 1789’daki Fransız ihtilalı nedeniyle milliyetçi akımların ortaya çıkması ve emperyalist batı ülkelerinin Osmanlıyı parçalayıp, topraklarını ele geçirme anlayışları…

18. yy.da ‘Hasta Adam’ ilan edilen Osmanlı Devleti bu kötü durumdan kurtulmak için bazı adımlar atmıştır. 1839 yılında Gülhane Hattı Hümayunu ile birtakım yenilikler yapmışlardır. 1877 yılında toplanan Meclis-i Mebusa’ da 240 üye bulunuyordu. Üyelerden 60’ı gayrimüslimdi. Çoğunluğu da ermeniydi. Fakat batılılar Osmanlıyı parçalamaya bir defa karar vermişlerdi. 1890 yılında Tiflis’te “Ermeni İhtilal Cemiyetleri Birliği” kuruldu. Bu oluşumu İngiltere, Amerika, Rusya, İsviçre ve Fransa gibi ülkeler desteklemeye başladılar. Milliyetçilik ve din faktörü ön plana çıkınca Ermeni ulusunu kandırmak kolay oldu.

Derken iktidara İttihat ve Terakki Cemiyeti geldi ve Osmanlı Devleti bir anda kendini 1.Dünya Savaşında buldu. Savaşın başlangıcında Birleşik Milli Ermeni Kongresi, Ermenilerin Osmanlıya sadık kalacakları konusunda karar almıştı. Ne yazık ki bu karara hiç uymadılar. Doğuda Osmanlı-Rusya savaşlarında 180 bin Ermeni Rus ordusunda Osmanlıya karşı savaştı. Ermeniler bin yıl birlikte yaşadığı Türkleri arkadan vuruyorlardı. Osmanlı birçok cephede savaşırken, Ermeniler doğuda akıl almaz katliamlar yapmaya başladılar. Önce Zeytun’da başlayan ayaklanma, Kayseri, Bitlis, Kırşehir, Erzurum, Diyarbakır, Sivas, Trabzon, Ankara, Van, İzmit, Adapazarı, Adana ve İzmir gibi şehirlerde devam etti.

Osmanlı Devleti de bu katliam ve ayaklanmaların önüne geçebilmek için 27 Mayıs 1915 yılında Ermenileri Tehcir (Göç) yasası çıkararak, özellikle doğuda yaşayan Ermeniler yine Osmanlı toprağı olan Irak, Suriye, Lübnan gibi bölgelere göç ettirilmesi kararlaştırıldı.

Tehcir ile birlikte Ermeniler dünyaya soykırım yapılıyor iddialarında bulunmaya başladılar. İstanbul’da Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit’i bombalı suikastla yok etmeye çalışanların Ermeni olduğu da unutulmamalıdır.

Soykırım iddialarına gelince; 1914 nüfus sayımlarına göre Anadolu’da yaşayan Ermeni sayısı 1.300.000 idi. Bunun 525,000’i Rusya’ya göç etmişlerdir. Amerika başta olmak üzere batıya göçenlerin sayısı da 582.000 ‘dir. Toplam 1.107. 000 Ermeni’nin göç ettiği anlaşılıyor. Türkiye’de kalan 50.000 Ermeni’yi hesaba katınca, Göç sırasında hayatını kaybeden Ermeni sayısı sadece 143,000 civarında olduğu anlaşılmaktadır. Yani soykırım diye bir şey söz konusu değildir. Türkler tarihleri boyunca hep mazlumun yanında olmuş ve vatandaşlarını din, dil, etnik kökeni ne olursa olsun incitmemiş ve en adil şekilde yönetmiştir.

Dünyada Türklerin Ermeni soykırımını tanıyan ülkeler şunlardır.

Arjantin, Uruguay, Kıbrıs Rum kesimi, Rusya, Kanada, Yunanistan, Belçika, İtalya, Vatikan, Fransa, İsviçre, Slovakya, Hollanda, Polonya, Almanya, Venezüella, Litvanya ve Şili.

Bu ülke insanlarına sorsanız bırakınız soykırımı Türkiye’nin dünya haritasındaki yerini bile bilmez. Bu ülkelerin sicilleri de bozuk, aynada kendilerini görüyorlar zaten.

Başbakanlık resmi arşivlerine göre 1910-1922 yılları arasında Anadolu’da 523.955 Türk, Ermeni çeteciler tarafından yok edilmişlerdir. Yani asıl soykırımı yapan Ermenilerdir. 1915 olaylarını “Soykırım” olarak değerlendirip pişirip pişirip önümüze tehdit unsuru olarak sunan Batılı emperyalistler kendi suçlarını örtbas etmek için yıllardır “soykırım” yakıştırmasını kullanmaktan vazgeçmediler ve vazgeçmeyeceklerde. Çünkü onların derdi üzüm yemek değil bağcıyı dövmek.

Tek taraflı hüküm veren, 1915 olaylarına ilişkin devlet arşivlerini gelin birlikte inceleyelim, diyen ülkemize yanaşmayan, kendilerini tarihçi yerine koyup peşin hüküm verip Türkiye’yi yargılayan bu zihniyet, soytarılıktan başka bir şey değil.

Birde utanmadan sözde Ermeni soykırımını tanıyıp onlardan özür dileyen yerli aydınlarımız bile var. Yani dışarıda düşman aramamıza gerek yok, içerdeki soysuzlar varken.

Bu iddialara bir Türk atasözü ile cevap veriyorum. “İT ÜRÜR, KERVAN YÜRÜR”.

------------------------------------------------

KAYNAK: http://www.ilgazetesi.com.tr

                

                         ********************************

 

            KÜRT'LERİN TÜRK'LÜĞÜ VE KÜRTLEŞEN TÜRKMENLER

    Selçuk Silsüpür:

    26.04.2010

    Denilebilir ki, 20 yüzyılda hiçbir topluluk Kürtler kadar araştırma konusu olmamış ve bu konuda yüzlerce kitap yazılmıştır.
"Kürt" kelimesi Kürt olduklarını iddia eden Kurmanç, Guran, Lur ve Kalhur gibi aşiretlerin ağızlarında "Kürt" diye bir kelime bulunmamaktadır. Ayrıca İrani ve Ari dillerde de böyle bir kelime yoktur. Arapça da bulunan Kürt kelimesi ise bu dile Türkçe’den geçmiştir. Bu yüzden Kürt terimini Türkçe’de aramak zorundayız. Tarihte Kürt adına ilk defa Yenisey de Gök-Türk kitabelerinde " Elegeş Yazıtında" rastlıyoruz. Buradaki Kürt boyu Gök-Türklerden olup beylerinin adı "Alp Urungu" idi. Bu kitabede aynen şöyle yazmaktadır. "Kürt El kan Alp Urungu , Altunluğ, Keşigün, Bantın belde, Elim dokuz kırk yaşım" Günümüz Türkçesiyle anlamına gelince;
" Kürt halkının Hanı Alp Urunguyum. Altınlı okluğumu belime bağladım. Devletim oldu. 39 yaşında öldüm. " şeklindedir.
"Kürt " adıyla bilinen diğer bir Kürt boyunu da Macarları oluşturan 7 boydan birisi olarak görüyoruz. Bunların Yenisey’deki Kürt Türkleri’nden olup Gök-Türk çağında Macarlara katılarak Balkanlara geldiği anlaşılıyor.
Büyük Macar Türkoloğu Gyula Nemeth "Yurt kuran Macarların Tarihi" adlı eserinde Kürtlerden şöyle bahsediyor. "Kürtler, Yenisey civarında yaşayan bir Türk boyudur."
Bu konuda Kaşgarlı Mahmud'un yazmış olduğu Türklerin en eski Türk sözlüğü olan Divan-u Lügat-it Türk'e bakalım. Kürt terimi "Kar yığını, Çığ, bir çeşit kayın ağaçı " şeklinde izah edilmiştir. Diğer Türk lehçelerinde de Kürt kelimesi genellikle "Kar yığını" anlamına geliyor.
Gyula Nemeth, Kürt kelimesinin Türkler’de kabile adı olarak kullanıldığını ve kar yığını anlamına geldiğini de yaptığı akademik çalışmalarla kanıtlamıştır. İran ve Arap kaynaklarında ise "Kürt" terimi göçebe hayat tarzına verilen bir ad olarak karşımıza çıkıyor.

Ebul Gazi Bahadır Han'da yazmış olduğu "Şeçere-i Terakime" de Kürt adı altında bir Türk boyunun mevcudiyetinden söz ederken, Türkmenistan'ın Balkan Dağları kesiminde Ensari Türkmenleri içerisinde en büyük boyu "Kızır- Çuralıların teşkil ettiğini belirterek şöyle demektedir.

"Kızır-elinde bir uruğ olur, onlara Kürtler derler. Onlar, Kızır-Çuralı neslinden Türklerdir." Bu belgede de görüldüğü gibi Kürtler Türk boylarından Türkmen grubuna mensupturlar.

Yazmış olduğum Oğuzlar kitabında da bahsettiğim gibi Kürtler, Oğuzların 24 boyundan biri olan Buğdüz boyuna mensuptur. 24 Oğuz boyunun her birinin bir boy ifadesi olduğunu da biliyoruz. Buğdüz boyunun manası da "Herkese tevazu gösterir ve hizmet eder" şeklindedir.

Ayrıca Oğuzlar, İslam dinini araştırmak üzere Hz.Muhammed’e bir elçi göndermişlerdir ve bu elçinin adı da Boğdüz -aman idi. Bu kişinin Buğdüz boyunun ilbeği ve Kurmançların -Amannuan sülalesinin temsilcisi olduğunu da biliyoruz. Kürt kelimesinin İslam belgelerinde 7. asırdan sonra görünmesi bu yüzdendir. Görüldüğü gibi Kürtlerin ana vatanının Orta Asya olduğu ve asli kimliklerinin de Türk olduğu artık tartışılmaz bir gerçektir.

TBMM birinci döneminde, Dr. Rıza Nur'un teklifiyle "Kürtler" konusunda bir araştırma yapılması kararlaştırılmıştır. Bu konuda Ziya GÖKALP görevlendirilmiştir. Ziya GÖKALP, Diyarbakır ve çevresinde yaşayan aşiretleri incelemiş ve Kürtlerle birlikte yaşayan aşiretlerin tedricen Kürtleştiklerini Urfa ve Siverek arasındaki bölgeye yerleşen Türk aşiretlerinin Kürtçe öğrendiğini, Urfa ve Diyarbakır'da yaşayan Karakeçili aşiretinin Oğuzların Kayı boyuna bağlı olduğunu belirtmiştir. Yine Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU'nun 1500-1600 yılları arasındaki Osmanlı Tahrir kayıtlarına dayanarak bugün Kürt bilinen aşiretlerin 16. yüzyıl kayıtlarında Türkmen olarak görüldüğünü belirtmiştir.

Araştırmacı-Yazar Rıza ZELYURT'un DTP İstanbul milletvekili Sabahat TUNCEL ilgili yazdığı bir yazısını aktarmakta yarar görüyorum. Sabahat TUNCEL'in ailesi Balaban aşiretine mensuptur. Balaban aşireti bilindiği gibi Oğuzların en cesur ve Türkçeyi en güzel konuşan boylarından biri olan BEYDİLİ boyuna mensuptur. Balaban boyuda maalesef Türk dilini unutarak zamanla Kürtçe konuşmaya başlayan birçok Türkmen aşiretinden sadece birisidir. Bu durumun sebeplerini hiç düşündünüz mü? Buna sebep olarak Osmanlı devletinin Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da Türkmen aşiret ve cemaatlerine karşı milli bir politikasının olmamasını gösterebiliriz. Osmanlı Devleti 16. yüzyıldan itibaren asli unsurları olan Türkmenlere karşı adeta düşman olmuştur. Keyfi zorunlu iskânlar, ödenmesi imkânsız vergiler, bitmez tükenmez savaşlar nedeniyle Celali ayaklanmaları çıkmış, bölgede kan ve gözyaşı hiç dinmemiştir. Osmanlı Devleti Hamidiye Alayları kurdurarak Kürt aşiretleri silahlandırmış Türkmen aşiretlerini katlettirmiş ve bu bölgede yaşayan Türkmen aşiretleri Kürt aşiretlerine sığınarak zamanla kürtleşmişlerdir. Bugün yaşanan sıkıntıların temeli Osmanlı Devletinin halkına karşı gösterdiği yanlış tutumdur. Osmanlı sarayında beslenen şairin bir şiiriyle yazımı bitiriyorum.
----------------------------------------
Türk'ün dilberidir gayetle inat
Şehir dili bilmez lisanı kubat
Lisanından eyler Türklüğün isbat
Hayvan gibi gözün diker samana

                         ****************************

 

                     MİLLİ MÜCADELE YILLARINDA “KESKİN”

   Selçuk Silsüpür:

   22.Nisan.2010

Keskin, Milli Mücadele döneminde yaptığı büyük hizmetlerle, halkının vatanseverliğiyle tanınmış bir ilçedir. Mustafa Kemal Paşa daha Samsun’a çıkmadan önce Rıza Bey (Silsüpür) başkanlığında Keskinde (22.Nisan 1919’da) Kuvay-ı Milliye Teşkilatı kurulur ve Milli mücadeleye start verilir. İzmir’in 15.Mayıs 1919’da Yunanlılarca işgaline en sert tepki 16.Mayıs 1919’da Keskin halkı tarafından gösterilir. İstanbul’da yayımlanan Alemdar gazetesi “Umumi ahali adına dokuz imza ile telgraf” diyerek, Keskin’den çekilen telgrafı yazar.
Mustafa Kemal Paşa, Sivas Kongresinde alınan bir kararla Ankara’ya intikalinde güzergâhta bulunan Keskin eşrafı derhal Kırşehir ile temas kurmuş olup, bu tarihlerde Mustafa Kemal Paşa’nın yakın silah arkadaşı Ali Fuat Cebesoy gizlice Keskin’e gelerek güzergâhı M. Rıza Bey (Silsüpür) başkanlığında Keskinlilerle belirlemiştir. Yine Keskin Kuvay-ı Milliye reisi M. Rıza Bey (Silsüpür) , Sivas’tan Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyetinden Ankara Valisi Muhittin Paşayı tutuklama emrini alır. Muhittin Paşa bilindiği gibi İstanbul Hükümetine bağlıdır ve Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti Ankara’ya girememektedir. Ankara Valisi Muhittin Paşa 17 Eylül 1919’da Sungurlu’ya oradan da Keskin’e gelir. Ankara Valisi Muhittin Paşa, Ankara’ya geçmekte iken Keskin- Elmadağ arasında bulunan “Kılıçlar Belinde” M. Rıza Bey (Silsüpür) emrindeki Keskin Kuvay-ı Milliye birlikleri tarafından yakalanır. Keskinliler başta Rıza Bey olmak üzere Valiyi tutuklayıp Sivas’a göndermekle; Mustafa Kemal ve Temsil Heyetine Ankara yolunu açar.
Mustafa Kemal Paşa ve beraberindeki Temsil Heyeti Sivas’tan hareketle Kayseri’ye, oradan da Kırşehir, Hacıbektaş ve Mucur yoluyla 25 Aralıkta Kaman’a gelir. Geceyi Bektaşoğlu Ali Çavuş’un evinde geçiren Mustafa Kemal Paşa, Keskin’in ileri gelenlerini Kaman’a çağırmış o gece Ankara’ya geçiş planlanmıştır. , Ali Çavuşun yeğeni Mehmet Bektaş bu misafirlikle ilgili anısını şöyle anlatmıştır. “Bu sırada Hamitli M. Rıza Bey geldi. Atatürk’e hoş geldin dedi. Ayakta kendi aralarında bir şeyler konuştular. Rıza Bey çıkıp gitti. “
Kaman’dan 26 Aralık Cuma günü M. Rıza Bey emrindeki Keskin Kuvay-ı Milliye birliklerinin koruması ve gözetiminde İğdebeli, Köprüköyü yolu ile Bala’ya gelinmiş vaktin geç olması ve bölgenin de ormanlık olması nedeniyle Mustafa Kemal ve Temsil Heyeti geceyi Keskinli süvariler ile birlikte geceyi Beydağı’nda geçirmiştir. M. Rıza Bey, Ankara’ya Mustafa Kemal’den önce vararak karşılama ve güvenlik tedbirlerine katkıda bulunmuştur. Mustafa Kemal’in isteği üzerine M. Rıza Bey ile birlikte Dikmen sırtlarından Ankara’ya girilir.
. Bilindiği gibi Son Osmanlı Mebusan Meclisi ve daha sonra Ankara’da açılan 23 Nisan 1920’de ilk TBMM’de Keskinlileri Rıza Bey (Silsüpür), Kırşehir Mebusu olarak temsil etmiştir.
Yunan işgalinin batıda yayılması üzerine M. Rıza Bey (Silsüpür) , Meclisten gönüllü bir Süvari Alayı oluşturup cephede savaşmak için izin ister ve bu istek kabul edilir. Temmuz 1920 sonlarında 400 Süvari Kırşehir’den 100 Süvari de Keskin’den olmak üzere 500 kişilik Süvari Alayı, Rıza Bey (Silsüpür) komutasında Keskin’de toplanarak Ankara’ya hareket eder. Ankara’da karşılanan Süvari Alayı, batı cephesinde Ertuğrul bölgesi komutanı Albay Kazım (Özalp) Bey’in emrine girer.
Keskinlilerden başka bir Kuvay-ı Milliye Birliği teşkil edilerek batı cephesine gönderildiğine dair belgeler mevcuttur. 14 Ağustos 1920 tarih ve 496 numaralı ve İsmet İnönü imzalı yazıda Kaplan Naci Kumandasında 120 atlıdan ibaret Keskin Müfrezesinden bahsetmektedir. Bu Müfrezenin teşkilinden, Hâkimiyet-i Milliye’nin 13 Ağustos 1920 tarihli nüshasında bahsedilmiş ve haberde Keskinliler için “Kahramanlar” ifadesi kullanılmıştır. Bilindiği gibi M. Rıza Bey (Silsüpür) TBMM tarafından, cephede savaşan milletvekillerine mahsus Kırmızı-yeşil çizgili İstiklal Madalyası ile ödüllendirilir. Yine 1927 yılında Keskin Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyesi Mehmet Efendi’ye (Arıca) beyaz şeritli İstiklal Madalyası verilmiştir. Keskin Fişekhanesi de mermi imal ederek cepheye gönderen üç merkezden biri olarak karşımıza çıkıyor.
1926 yılında zengin-fakir Keskinliler aralarında para toplayarak T.H.K.’ye bir uçak alarak hediye etmişlerdir. “Keskin 1” adı verilen uçak Keskin’in memleket sevgisini göstermektedir.
İstiklal harbinde resmi kayıtlara göre Keskin’in 222 şehit verdiği unutulmamalıdır.
Bir Keskin şiiri ile makalemi bitiriyorum.
Yaşamıştır en derin, en hoş bir rüyada
Sende çok yıl yaşayan sende ölen, sende yatan…
Canım Keskinim.

                           ******************************

 

                        “Uyan Türkiye’m uyan”

    Selçuk Silsüpür:

    06 Ocak 2010

Osmanlı ile başlayan batılılaşma süreci, aynı zamanda ülkemizin bir yarı sömürgeye dönüşmesinin tarihidir. Ne yazık ki bu süreç içerisinde, devletimizin her kademesinde milli şuurun hâkim olduğu Atatürk dönemi bir istisnadır. Tanzimat’tan beri platonik “Hürriyet” ve “Demokrasi” sevdasının sarhoşluğu içinde olan aydınlarımız, bu gerçeği görememiştir. Atatürk öncesi ve sonrası için, ülkeye tam bir gaflet havasının hâkim olduğunu söyleyebiliriz. Bir devlet, güçlü kurumları, bürokrasisi ile tüm halkı kucaklamalı ve gerçek anlamda milli olmalıdır. Atatürk’ün daha II. Meşrutiyet’in ilk yıllarında yaptığı tespit önemlidir.

“Eğer memleketin felakete sürüklenmesini istemiyorsak derhal harekete geçmeliyiz. Şüphesiz Türkiye’yi Türklere teslim etmek gerek. Fakat satılmış Türklere değil.”

Ne yazık ki, Atatürk döneminde başlayan devletin milli kurumlarla güçlendirilmesi O’nun hayatı ile sınırlı kalmıştır. Çok partili hayata geçildikten sonra, milli olmak sanki demokrasiye karşı olmak gibi algılanarak, Cumhuriyet öncesinin kozmopolit anlayışı yeniden devletin bütün kademelerinde yayılmaya başlamıştır. Emperyalist Batı’nın ve ülkedeki işbirlikçilerinin, yıllardır uyguladıkları psikolojik savaşın etkisiyle, Türk insanı özgüven duygusunu kaybetmiş ve “Türkiye ne yaparsa yapsın batılıların yardımı olmadan düzlüğe çıkamaz” anlayışı, maalesef geniş halk kütleleri tarafından da benimsenir hale gelmiştir. İşte bu noktada acilen yapılması gereken Türk insanına öncelikle ihtiyacı olan özgüven duygusunun yeniden kazandırılmasıdır. Göktürk Hükümdarı Bilge Kağan’ın Orhun Yazıtlarında ki “Ey Türk Milleti, titre ve kendine dön ” sözü bir referans niteliğindedir.

Türkiye, İstiklal Savaşı sırasında gerçekleştirdiği milli dayanışma sayesinde yedi düvel düşmanı mağlup etmiş ve yıkılmış bir imparatorluğun enkazı üzerine yeni bir devlet kurmayı başarmıştır. Ülkemiz birçok ülkenin hayalini bile edemeyeceği yeraltı ve yerüstü kaynaklarına sahiptir. Türkiye, Avrupa ve Asya’yı birleştiren bir köprü konumundadır. Üç tarafı denizlerle çevrili, bir Turizm merkezi ve aynı zamanda medeniyetlerin beşiğidir. Türkiye milli bir planlamayla, kendi kaynaklarına dayanarak, bu emperyalist kuşatmayı yarıp, milli kurumlarını güçlendirerek yeniden, emin adımlarla, Atatürk’ün gösterdiği Çağdaş Uygarlık hedefine doğru yürüyüşünü sürdürebilir. O muhteşem İstiklal Harbi ki, mazlum milletlere istiklallerini kazanmasında en güzel örneği teşkil etmiştir. “Türk gibi kuvvetli” sözünü tekrar gündeme taşımıştır. 1930’lu yılların onca mahrumiyetine rağmen devletin öncülüğünde, planlı Karma Ekonomi siyaseti ile elde edilen başarıları hatırlamalıyız. 1930’lu yıllarda genç Türkiye Cumhuriyeti her yıl % 10’un üstünde büyüme başarısı göstermiştir. Bu Türk azminin bir başarısıdır ve istersek her şeyi başaracağımızın bir kanıtıdır. Ne yazık ki milli tarihimiz Türk milletine unutturulmuştur.

Dıştaki Emperyalist düşmanlarımız ve onların yerli işbirlikçileri 1980 öncesinde, bu milleti sağcı ve solcu diye kamplara bölerek halkımızı birbirine kırdırmışlardır. Daha sonra bu oyun Sünni-Alevi çatışması şeklinde sahnelenmiştir. Bu oyunda bozulduktan sonra şimdi de Türk-Kürt kavgası şeklinde Emperyalist güçler bizi birbirimize düşürüp 1000 yıl birbirleriyle iç içe yaşamış ve et-tırnak olmuş halkların arasına nifak sokmuşlardır. Maalesef bu çirkin tezgâh başarılı olmuş, 25 yıldır devam eden kardeş kavgasında 35 bin vatan evladı ölmüş, terör belasına harcanan para 300 milyar doları bulmuştur. GAP projesini bittiğinde 1 milyon işsize iş imkânı doğacaktır. Bütün bu olumsuzluklara rağmen Türkiye GSMH açısından dünyanın 17’nci büyük ekonomisine sahip bir ülkedir. Türkiye’nin önünü kesmek için türlü türlü oyunlar sahneye konmaktadır.

Atatürk’ün yaptığı , “Halkımız artık, gerçekleştirilmesi olanaksız boş hayaller peşinde koşturulmasın” uyarısı da düstur olarak benimsenmelidir.

Emperyalist sömürüye karşı çıkmayan, kültür emperyalizmini önemsemeyen, iç ve dış şer güçlerinin yaptığı soygunu, tahribatı görmezden gelen, milli devletin, milli ekonominin ve milli ordunun önemini kavrayamayan, milletinin çıkarlarını savunamayan bir Müslümanlık, milliyetçilik veya sosyal demokratlık olabilir mi?

Asil Türk milletini güç kullanarak mağlup edemeyeceğini anlayan Emperyalist düşmanlarımız, Türk aile yapısını tahrip ederek, Türk Milletini içten içe yıkmayı hedeflemektedirler. Yoksa Türkiye de Aşk-ı Memnu, Yaprak Dökümü gibi dizilerinin izlenme rekorları kırmasını nasıl izah edebiliriz?

Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy , “Sahipsiz vatanın batması haktır; sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır”, diyerek bizi ne güzel uyarıyor değil mi?

“Uyan Türkiye’m uyan, sana kurulan ve kurulacak bütün oyunları boşa çıkar”.

Üstat Necip Fazıl’ın bir şiiriyle yazımı noktalıyorum.

“Benim adım Bay Necip, babamınki Fazıl Bey;

-------------------------------------------------

Utanırdı burnunu göstermekten sütninem,

Kızımın gösterdiği, kefen bezine mahrem.

Ey tepetaklak ehram, başı üstünde bina;

Evde cinayet, tramvay arabasında zina!

Bir kitap sarayının bin dolusu iskambil;

Barajlar yıkan şarap, sebil üstüne sebil!

                         ********************************

                

                     Malazgirt’in milli tarihimizdeki önemi

   Selçuk Silsüpür:

   12 Ocak 2010

Malazgirt Meydan Savaşı, ilk önce siyasi açıdan bütün Türk tarihine kesin ve silinmez damgasını vurmuş olan, hatta dünya tarihinin de sayılı savaşlarından birisidir. Oğuzlara mensup Selçuklu Türkleri’ nin parlak bir başarısı olan bu zafer, Selçukluya bağımsızlık yolunu açan Dandanakan zaferinden bile yüksek değer taşır. Öyle ki, tarihin büyük olayları neticesi Türk Milletinin büyük çoğunluğu yabancı unsurların içinde asimile olurken, türlü etkilerle bağımsızlıktan mahrum bir şekilde tarih sahnesinden çekilirken, Malazgirt Savaşı Osmanlı Devleti gibi bir cihan imparatorluğunun kurulmasında amil olmuştur. Başbuğ Atilla’nın ünlü Campus Mauriacus Savaşı’ndan itibaren bilinen Kosova, Niğbolu, Çaldıran, Otlukbeli gibi Türk tarihini süsleyen büyük meydan savaşlarından çok farklı ve bunları kat kat aşan bir şahika gibi yükselmektedir. Çünkü bu savaşları takip eden ilerlemeler zamanla durmuş, bu bölgelerdeki Türk hakimiyeti devamlı olamamış, bütün fetihlerimiz bir istiladan öteye gitmemiş, nihayet, günün birinde bu topraklar birer birer elimizden çıkmıştır. İstanbul’un fethi dahi değer itibariyle, Malazgirt ayarında değildir. İstanbul’un alınması ile Balkanlar ve Avrupa içlerine doğru gelişen büyük askeri fetihlerle elde ettiğimiz topraklardan bugün elimizde ne kalmıştır? Halbuki, Malazgirt Meydan Savaşı bize bir vatan vermiştir. Bu büyük zafer neticesinde, Anadolu’ya akın akın gelen Türk boyları, bir daha dönmemek üzere, her karış toprağı kanla yoğurarak zapt edip, yerleşiyorlardı. İşte, tarihimizde bize hiçbir meydan savaşının temin edemediği bu vasıflardaki mübarek vatanı Malazgirt Savaşı bağışlamıştır.

Malazgirt Meydan Savaşı, aynı zamanda Türk milletinin Atlı Bozkır Medeniyetinden, Yerleşik Medeniyete geçişini de sağlamıştır. Türkler, yine at sayesinde binlerce kilometrelik mesafeleri aşmışlar, her gittikleri yerde hakimiyet kurmuşlar, fakat bu bölgelerde tabii şartlar ve bölge halklarının baskıları neticesinde az zamanda eriyip gitmişlerdir. Atlı Medeniyetin en bariz vasfı olan göç, netice itibariyle, ecdadımız hesabına ademe uzanan yol, bir ölüm değirmeni olmuş ve Türklerin büyük çoğunluğunun mahvına ve çöküşüne sebep olmuştur. Vaktiyle bütün Avrupa’ya ve Akdeniz çevresine hükmeden Hunlar’dan, Avarlardan ve diğer Türk kavimlerinden bugün herhangi birini göstermek mümkün olmuyor.

Anadolu dışındaki Türk göçleri, oralara giden boyların eriyip gitmelerine sebep olurken; Türkler, Anadolu’ya göç yoluyla geldikleri halde niçin dağılmamışlar, ezilmemişler, kaybolmamışlar da bilakis eskisinden çok daha parlak başarılar kazanarak büyük devletler, imparatorluklar kurarak, dünya siyasetinde öncü bir mevkie yükselmişler ve bekalarını sağlayabilmişlerdir? Bunun sebebi, Yakın-Doğu’ya gelen Türklerin geleneksel göçleri bırakıp, yerleşik hayata geçmeleridir. Eski Türk cengaverliği, sevk ve idare kabiliyeti, kahramanlık ve cesaret melekeleri, Anadolu’da yerleşik hayatın nimetleriyle birleştikten sonra, eskisinden çok daha kudretli ve dayanaklı bir Türk Cemiyeti, bir Türk karakteri teşekkül etmiş, saydığımız bu başarıların kaynağı olmuştur.

Malazgirt Savaşı, Anadolu’nun nüfusça Türk çoğunluğunun meydana gelmesine, hem de yerleşik hayata geçmesinde ilk ve büyük bir adım teşkil etmiştir. Eğer Malazgirt Savaşı kaybedilmiş olsaydı, Selçuklu gayretlerinin de az zaman içerisinde Karahanlılar’ın ve Gazneliler’in akıbetine uğraması beklenirdi ve o takdirde ne Anadolu zaptedilebir, ne de yerleşik hayata geçmek gibi fevkalade bir merhale sağlanabilir ve daha İran sahasında iken Selçuklular vb. Türk boyları gibi, eriyip tarih sahnesinden çekilebilirlerdi.

Savaş başlamadan, cuma namazından sonra Sultan Alparslan ordusuna şöyle hitap eder;

Kumandanlarım, Askerlerim! Biz ne kadar az olursak olalım, onlar ne kadar çok olursa olsunlar, daha fazlasını bekleyemeyiz. Bütün Müslümanların minderde bizim için dua ettiği şu saatlerde kendimi düşmanın üstüne atmak istiyorum. Ya muzaffer olur gayeme ulaşırım, ya şehit olurum cennete giderim.

Büyük bir inançla söylenen bu sözlere askerler hep bir ağızla;

Ey yüce Sultan! Her zaman senin emrinde ve seninle olacağız, nereye gidersen oraya gideceğiz, diye haykırırlar.

Bizans imparatoru Romen Diyojen, Bizans ordusunda paralı askerlik yapan Uz ve Peçenek Türklerini Araplarla çarpışacağız diyerek kandırmıştır. Savaş başlamadan önce karşılarındaki ordunun Türk ordusu olduğunu anlayan Uz ve Peçenek Türkleri, gözyaşları içerisinde Selçuklu ordusuna katılıverdiler. Sultan Alparslan’ın tarihi zaferine katkıda bulunup, Türk’ü Türk’e kırdırma politikasına hizmet etmezler.

Bunun için, Malazgirt Meydan Savaşının, bize parlak başarılarla dolu muazzam bir gelecek hazırlaması bakımından da önemi ve değeri açıktır. Türk Milletini adeta bambaşka bir millet haline getiren bir ruhi değişiklik ve eskisinden çok farklı dünya görüşü, Malazgirt’in eseridir.

Yazımı Sultan Alparslan’ın bir sözüyle bitiriyorum.

“Biz temiz Müslümanlarız; bidat nedir bilmeyiz. Bu sebepledir ki, Allah halis Türkleri aziz kıldı.”

Bize Anadolu’nun kapılarını açan Muzaffer Sultan Alparslan ve kahraman askerlerini rahmetle anıyorum. Ruhlarınız şad olsun.

                                 *********************************

          

                   Yenidünya düzeninin hedefi ve Türkiye

    Selçuk Silsüpür:

    18 Ocak 2010

Dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırmayı hedefleyen çokuluslu ya da uluslararası olarak tanımlanan küresel sermayenin, bu amacını sağlamak için, ulus devletlerini etniklik temelinde bölerek, kendisine tabi, bağımlı parçalara ayırmayı, “Seçkinlerin dünya hükümetini” gerçekleştirmeyi, 21. y.y’ da takip edilecek temel bir ilke olarak benimsemiş bulunmaktadırlar.

Bunun anlamı, “Bu yüzyıl boyunca” özellikle, jeostratejik, jeopolitik öneme, başta petrol, doğalgaz, olmak üzere yeraltı zenginliklerine, su kaynaklarına sahip üçüncü dünya ülkelerinin etnik yapılarının, küresel sermayenin saldırısına uğrayacağıdır.

Küresel çokuluslu gücün, bu konuda ne kadar kararlı olduğunu bilmek için, Yeni Dünya Düzeni’nin, küreselleşmesinin temsilcilerinin, ifadelerinin iyi analiz edilmesi gerekmektedir.

Yeni Dünya Düzeni’nin temsilcisi, ABD’li ünlü zengin David Rockefeller, Haziran 1991’de, yaptığı konuşmada diyor ki : Bu Dünya Devletini oluşturduğumuzda, halkların yönetim hakları, Dünya bankerleri ve Seçkin elit ülkelerin otoritesi altına girecektir.”

İsrail Başbakanı İzak Şamir , 1983 yılında Brüksel’de yaptığı açıklamada , doğrudan Türkiye’yi hedef gösteriyor ;

“Türkiye, Kürdistan’ı işgal altında tutan devletlerden birisidir. Bu devletler laf dinlemediği için Kürt halkı bağımsızlığını kazanamıyor” diyor.

Tarih 12 Ocak 2010. Türkiye’nin son dönemdeki İsrail politikasından rahatsız olan İsrail hükümeti, Kurtlar Vadisi dizisindeki bir sahneyi de bahane ederek Türkiye’nin İsrail Büyükelçisi Oğuz Çelikkol’u Dışişlerine çağırıyorlar. İsrail Dışişleri bakan yardımcısı Danny Ayalon, Türk Büyükelçisi’ni kendisinde daha alçakta bir koltuğa oturtuyor. Büyükelçimizle İbranice konuşuyor. Masada olması gereken Türk bayrağı da yok. Ayalon İbranice olarak büyükelçimize “ Bizim altımızda oturduğunun ve burada sadece İsrail bayrağının bulunduğunun görünmesini istiyoruz” diyor.Yani tam bir diplomatik terbiyesizlik. İsrail hükümeti, Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün, “”bir gün içinde resmi özür dileyin yoksa Büyükelçimizi çekeriz” resti üzerine resmi bir özür mektubu göndererek, geri adım atıyor. Dünya Türkiye’yi alkışlarken, İsrail kendini dünyaya rezil ediyor.

Yıl 1492 İspanya’da Müslümanlara ve Yahudilere soykırım yapılacağını öğrenen Osmanlı Padişahı II. Beyazıt, gemilerini İspanya’ya göndererek Müslüman ve Yahudileri İstanbul’a getirtiyor. Şanlı ecdadımızın onların atalarına yaptıklarına bakınız, birde onların bize….

Tarih 4 Temmuz 2003. Amerikan askerleri Irak’ta Süleymaniye şehrindeki “Türk Özel Kuvvetler Karargahını” basıp uyuyan askerlerimizi yakalayarak zorla başlarına Çuval geçiriyorlar. Bunu Türk askerimize sözde stratejik müttefikimiz ABD askeri yapıyor. Türkiye olayı protesto ediyor ,ABD yönetimi ise sadece üzgün olduklarını söylüyor ve olay geçiştirilerek zamanla unutuluyor.

Unutulmayacak nokta ise bu fiili gerçekleştirenlerin çirkin yüzlerinin, milletimiz tarafından görülmesidir. Bu çirkin davranış ve düşünceler halkımızın kenetlenmesine vesile olacaktır.

Yeni Dünya Düzeni’nin önde gelen temsilcilerinin amaçlarının başta Türkiye olmak üzere özellikle üçüncü dünya ülkelerinin parçalanmasını sağlamak olduğunu söyleyebiliriz.

Ancak, burada bilinmesi gereken hususu, bu stratejide Türkiye’nin, Batı için özel bir hedef olduğudur. Jeopolitik ve jeostratejik olarak çok önemli bir konuma, büyük bir gelişme potansiyeline sahip olan Türkiye’nin, güçlenmesi, dünya enerji kaynaklarının kalbi olan bölgede “LİDER ÜLKE ” konumuna yükselmesi, Orta Doğu’daki güç dengelerini bozar. Bu durum, Batı’nın bölgedeki çıkarlarına uymaz. Dolaysıyla, başta ABD olmak üzere AB, kısaca Batı, Türkiye’nin bu bölgede güçlenmesine asla izin vermek istemez.

Ayrıca, güçlü bir Türkiye’nin dünya enerji kaynaklarının büyük kısmına sahip Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin, Müslüman ülkelerin, “LİDERİ” konumuna yükselmesi, Batı’nın çıkarlarıyla asla bağdaşmayacağı gibi, Batı’nın Orta Doğu’daki ileri karakolu İsrail’in güvenliği açısından da kabul edilebilir bir durum değildir. Zaten İsrail’in Türkiye’ye hırçınlığı da bu yüzden

Ayrıca, bölge için yaşamsal öneme sahip Dicle, Fırat su havzalarının Türkiye’nin denetiminde olması, Batı için de Türkiye’nin denetim altında tutulmasını zorunlu kılmaktadır.

Bunların dışında, Batı, bugün için ticari bir pazarı olan Türkiye’nin gelişip güçlenerek, kendisine dünyada ticari bir rakip olmasını istemez.

Atatürk’ün 10’ncu yıl Nutkunda söylediği gibi “ Bütün engellemelere rağmen 21.yüzyıl Türk asrı olacaktır.” Tıpkı geçmiş birçok asırlarda olduğu gibi.

“Ne mutlu Türküm diyene! ”

-------------------------------------------------

KAYNAK: http://www.ilgazetesi.com.tr

                                 ********************************

 
Kommentare (0) >>
Kommentar schreiben

Sie müssen angemeldet sein, um einen Kommentar abzugeben. Bitte registrieren, wenn Sie noch kein Konto haben.


busy
 
< Önceki